Başkalaşım geçiren canlıların hayat döngülerini resmetme
ödevinizin için bazı linkler aşağıda sıraladım. Linklerdeki
fotoğrafları yazıcıdan çıktı alarak ödevinizde kullanabilirsiniz.
Umarım işinizi görür...
Başkalaşım bir diğer adı metamorfoz bazı canlıların dünyaya geldikleri andaki şekil ve yapılarının
değişerek zamanla apayrı bir canlı görünümüne sahip olmalarıdır.
Örnek olarak kurbağalar, kelebek, hamamböcekleri, pireler, ev sineği, peygamber devesi, sinek kurdu verilebilir.
Ne şekilde bulaştığına göre değişir. Kene ile bulaşmışsa 1-3 gün (en fazla 9 gün) Enfekte doku veya kanla bulaşmışsa 5-6 gün (en fazla 13 gün)
Özellikleri
Boy: 5 mm.
(yeni kan emmiş dişi 1,2 cm)
Renk: Koyu kızıl kahverengi.
kırmızı kahverenginde yassı, oval bir
parazittir. Kan emerek büyürler.keneler köpek dışında hayvanlarla insanlara da
yapışıp kan emerler. Dışarıda keneler çimenlerde, çalılıklarda ve hayvan
barınma yerlerinde bulunurlar ve buradan geçen hayvanlara yapışırlar. Hayvanlar
vasıtası ile evlerin içine kadar gelirler. Ev içinde bir dişi çatlağa, yarığa
yumurta bırakırsa bir kene hafta içerisinde yüzlercesi oluşur
Davranışları
Başta köpekler olmak üzere birçok diğer hayvan ve insan
üzerinde yaşarlar. Köpeklerde, yetişkinleri kulak ve ayaklarda yaşarken, daha
ufaklara sırt bölgesinde rastlanır. Doğada bitki ve otların üzerinde durup,
oradan geçecek bir hayvanın üzerine atlarlar. Herhangi bir hayvan üzerinde
girdikleri evlerde hızla çoğalırlar ve üzerinde beslenecek hayvan bulamazlarsa
insanlara musallat olabilirler. Hiçbir şey yemeden sekiz aya kadar
yaşayabilirler. İnsanlarda etkili çeşitli hastalıklar ve bakteriler
taşıdıklarından, mücadele edilmeleri önem arz etmektedir.
Yaşam Alanları
Köpek ve diğer hayvanların bulunduğu, bitki örtüsü yoğun
olan yerlerde yaşarlar. Üzerinde bulundukları hayvanın kanıyla beslendikten
sonra, oradan ayrılarak kapı pencere kenarları ve süpürgeliklerde barınırlar.
Mücadele
İpuçları
Kenelerin evin içinde ve dışında kontrolü
zahmetlidir. Mücadelenin tekrarlanması gerekebilir. Bunun için profesyonel bir
servise ihtiyaç duyulur.kısmi ve ferdi mücadele başarılı olmaz .İç ve
dış alanda kenelerle mücadele oldukça zordur. Ancak birkaç uygulamadan sonra
elimine edilebilirler. Kedi köpek türü ev hayvanlarının veteriner kontrolünden
geçirilmesi gerekir. İnsanlarda ısırılma problemiyle karşılaşıldığında
Hastahaneye Müracaaat edilmesi,mevcut mekanın ilaçlanması için profesyonel bir
firmadan hizmet alınması gereklidir.
Bitkilerde insanlar ve hayvanlar gibi hayat döngüsü içindedir. Çiçekli
bitkilerde tozlaşma ile başlayıp döllenme, tohum oluşumu, meyve
oluşumu, çimlenme, genç bitki oluşumu, büyüme, gelişme ve olgun
bitkinin oluşması ile son bulan süreye hayat döngüsü denir. Çiçekli bitkilerde hayat döngüsü tozlaşma ile başlar.
ÖRNEKLER : 1-
Kış sonu toprağa ekilen domates tohumu baharda çimlenme sonucu
filizlenir ve genç bitkiyi oluşturur. Bir süre sonra bitki çiçek açar,
çiçek olgunlaşır ve sarı renkli bu çiçek döllenmeye hazır hale gelir.
Polenlerin tozlaşma sayesinde dişi organa taşınmasıyla döllenme
gerçekleşir ve zigot oluşur. Oluşan zigot gelişerek embriyoyu
oluşturur. Oluşan embriyonun etrafında besin depo edilir ve koruyucu
kabuk oluşur. Bu sayede tohum (domates çekirdeği) oluşur. Tohumun
oluşmasından sonra domates çiçeğinin yaprakları dökülür ve dişi organın
yumurtalığı gelişerek meyveyi oluşturur. Yeşil renkli olan küçük
domatesler gelişimini tamamlayarak büyür. Büyüyen yeşil renkli domates
bu andan itibaren olgunlaşarak kırmızı renkli olur.
2- Bezelye
bitkisinde tozlaşma ve döllenme sonucunda tohum ve meyve oluşur.
Bezelye bitkisinde tohum toprağa düşer ve uygun şartlarda çimlenir.
Çimlenen bezelye bitkisinin önce kökü oluşur. Ardından bitkinin gövde
ve yaprakları oluşur. Kök, gövde ve yaprakları oluşan bezelye
bitkisinin çiçeği oluşur ve olgunlaşan bezelye bitkisi tekrar tozlaşma
yaparak döllenir ve döllenme sonucu tohum ve ardından meyve oluşur.
Doğada bulunan hayvanlar beslenme çoğalma şekli
gelişim özellikleri ve yavru bakımı açısından farklılık gösterirler. Bu
nedenle hayvan gruplarının hayat döngüleri birbirinden farklıdır.
Doğada yaşayan canlıların doğması büyümesi gelişmesi üremesi (çoğalması) ve ölmesini içine alan süreye hayat döngüsü denir. Hayat döngüsü üreme olayı ile başlar.
Hayvanlarda da üreme insanlar gibi döllenme olayı sayesinde gerçekleşir. Hayvanlarda erkek ve dişi üreme hücrelerinin (sperm ve yumurta hücrelerinin) çekirdeklerini birleşmesine döllenme
döllenme sonucu oluşan döllenmiş yumurta hücresine zigot denir. Zigot
oluştuktan sonra gelişerek embriyo denilen canlı taslağını oluşturur.
Oluşan embriyoda gelişimini tamamlayarak yeni bir canlıyı oluşturur.
Embriyonun büyüyerek gelişebilmesi için beslenmesi ve korunması
gerekir. Bunun için embriyoya uygun bir ortam sağlanmalıdır.
Kediler süt, süt ürünleri, et ve et ürünleri ile beslenir.
Bir kedi ortalama 12-15 yaş arasında yaşar. Ama daha uzun
yaşaması da elbette mümkündür.
Ama bir kedinin ortalama hayat süresini 12 yıl sayar isek bu
evredeki aşamaları 3’e ayırabiliriz ;
Çocukluk
Yetişkinlik
Yaşlılık
Çocukluk Dönemi
Doğumdan bir yaşa kadar süren dönemdir. 1 yaşını doldurmuş
bir kediyi 12-14 yaş arasındaki bir ergen gence benzetebilirsiniz. Yani
gençkızlık ya da delikanlılık dönemine girilmiştir. Yeni doğmuş bir kedi 5-6
haftalık olana dek anne sütüne muhtaçtır. Daha sonra ise annesinin korumasında
sosyalleşmeye ve kedi davranışlarını öğrenmeye başlar. Şaşılacak derecede
kediler annelerinden ya da yaşadıkları diğer kedilerden huy ve davranış
kaparlar. Erginleşme ise erkek kediler de 6 ila 8 aylıkken, dişi kedilerde ise
4 ila 6 aylıkken gerçekleşir. Bu sebeple kısırlaştırma erginleşmenin sonunda
yapılmalıdır. Ama kedinizin biraz daha büyümesini istiyorsanız kısırlaştırma
kedinizi kontrolünüz altında tuttuğunuz takdirde 1-2 yaş arasında da
yapılabilir. Çocukluk Dönemi, oyun ve yaramazlık dönemidir. Kediler bu dönemde
oral dönem, anal dönem bir çok evre geçirirler ve her türlü organları ile
çevrelerini, yaşamı tanımaya çalışırlar. Oyun içinde ısırıklar ve tırmalamalar
bu evrenin vazgeçilmez aksiyonlarındandır. Bu dönemde kediler büyümek ve
serpilmek için içeriği zengin yiyeceklere ihtiyaç duyarlar ve yediklerini de
hızla enerjiye çevirirler. Yavru bir kedi ile oynayan yetişkin bir insan kısa
sürede pes etse de yavru kedi hala oyunun devamında ısrarcı olur. Ayrıca temel
aşıların da bu dönem içinde tamamlanması lazım gelir.
Yetişkinlik Dönemi
1 yaştan 6 yaşın bitimine kadarki dönemi kapsar. Artık
ağırbaşlı olmanın başlangıcındayızdır. Yavaş yavaş karizma ve tarz gelişir.
Çevreye kafa tutma, diğer kedilere ve insan dostlarına kendini kanıtlama da tam
bu döneme denk düşer. Eskisi gibi her çağrıldığında gelmez. Kendine ait bir
ajandası vardır ve bu ajanda herşeyden önceliklidir. Eğer başka kediler de
varsa egemenlik savaşları yakınlardadır. Beslenme tarzı da bu dönemde yavaş
yavaş değişir. Artık seçilen kuru mamalar çocuk (juniour) için değil yetişkin
(adult) için olmalıdır. Çocuklara yönelik kuru mamalar lezzetleri sebebi ile
yetişkin kedilerce ilgiyle karşılansa da yetişkin bir kedinin sindirimi
açısından daha zor olan bu türden kuru mamalar sadece çocukluk döneminde
kullanılabilir. Yetişkinlik Dönemi süresince kedilerin enerjileri eskisine
oranla yavaş yavaş azalır. Oyun ve eğlence bu dönemin de yine baş tacıdır ama
çocukluk dönemindeki kadar bir aktivite görülmez.
Yaşlılık Dönemi
7 yaşından itibaren kedilerin yaşlılık dönemine girdikleri
kabul edilir. Bu dönemin en belirgin özelliği aktivitelerdeki hareket
azalmasıdır. Ama oyun her dönem için kedilerin sevdiği bir şeydir. (Eğlence
hayat boyudur.) Yaşlılık, ne yazık ki, insanoğlunda da olduğu gibi kedilerde de
hastalıkların ve fiziksel sıkıntıların yavaş yavaş nüksettiği bir dönemdir. Bu
sebeple düzenli doktor kontrolleri bu dönemdeki kediler için aksatılmamalıdır.
Yeme alışkanlıkları da değişmeye başlar. Yaşlanma ile kediler çok seçici
olurlar. Bunun bir sebebi tat ve koku alma duyularının keskinliğindeki görece
azalma olduğu kadar diş ve ağız yapısının eskisine oranla daha hassas hale
gelmesidir. Su kaybı bu dönem için çok önemli bir sorun teşkil edebilir. O
sebeple kuru mamalar (seniour grubu) yaşlılık döneminde bir süre devam
ettirilse de yavaş yavaş yaş mamalara geçilmesinde fayda vardır. Yaş mamalar
içerdikleri su sebebi ile su içmek konusunda isteksiz davranan yaşlı kedilerin
su ihtiyacını bir ölçüde karşılarlar. Çok iştahsızlık söz konusu olduğunda ise
kedi dostlarının mutfağa girip kedilerinin tekrar iştahlarını açmak için ciğer,
balık, kızarmış tavuk gibi yüksek aromalı yemekler hazırlaması gerekir.
Yaşlılık, anlayış ve nezaket ister. Özellikle yaşlı kediler uyuma saatlerinde
daha sessiz ve sakin ortamları tercih ederler ve günlük yaşam rutinlerine de
saygı duyulmasını beklerler.
Döllenme=>İnsanlarda erkek üreme hücresi sperm,dişi üreme
hücresi yumurta ile birleşerek bebeği oluşturur.Bu yapılardan sperm,yumurta
göre daha küçüktür ve hareketlidir.
İnsanın Gelişim Evreleri=>
Bebeklik=>0-3 Yaş
Çocukluk=>3-12 Yaş
Ergenlik=>12-21 Yaş
Yetişkinlik=>21-55 Yaş
Yaşlılık=>55 Yaş ve Üzeri
Bebeklik=>İnsanın en küçük halidir.
Çocukluk=>Çocukluk,bebeklik ve ergenlik arasında olan
dönemdir.
Ergenlik=>İnsanlarda meydana gelen “yetişkinliğe ilk
adım” evresidir.
Yetişkinlik=>Kişilerin meslek seçtiği,aile kurmaya
hazırlandığı veya kurduğu bir dönemdir.
Yaşlılık=>Döllenen hücre,gelişimini tamamlayıp yeni
döller verdikten sonra yaşlanmaya başlar.
Milli Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Genel
Müdürlüğü’nün Samsun Milli Eğitim Müdürlüğüne göndermiş olduğu
28/10/2009 Tarih ve 3374 sayılı görüş yazısında Kız Meslek
Lisesi Çocuk Gelişimi Bölümü olup lisans ve ön lisans eğitimi alan
adaylar “Okul Öncesi Ücretli Öğretmeni” olarak değerlendirilebileceğini
ifade etmiştir. Bu yazı ile faklı bölümlerden yüksek öğrenimi tamamlayanların ücretli öğretmen olarak görevlendirilmesi mümkündür.
Samsun Milli Eğitim Müdürlüğü bu yazıya istinaden bir duyuru yayımlayarak bu durumda olan adayların başvurusunu kabul edeceğini bildirmiştir.
DİVAN EDEBİYATI (13.-19.yy)DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ
1.GAZEL:
Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki
şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin
ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı olur.Bu ilk beyte “matla”, son
beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül
gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir.
Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç
ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel denir.
2.KASİDE:
Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde
yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin
en güzel beytine “beyt-ül kaside”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de
“taç-beyt” denir.
3.MESNEVİ:
Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir.Bir anlamda Divan
edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da
tanımlayabiliriz.
Mevlânâ’nın ünlü mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur.
Mesneviler aşk, dini
ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve
şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır.
Divan edebiyatında roman ve hikaye gibi türler olmadığı için mesneviler
bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden oluşur.Aynı
şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” denir. Hamse sahibi
olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya,
Nev’i-zâde Atâi’dir.
4.KITA:
Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım
biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda
yazılabilir.
5.MÜSTEZAT:
Gazelin özel bir biçimine denir. Uzın dizelere kısa bir dize eklenerek
yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar.
Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.
BENTLERDE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ
1) RUBÂİ: Dört
dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu
daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir.
Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir.
2) TUYUĞ
(TUYUK): Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en
çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk
edebiyatına özgüdür. (Rubai, İran edebiyatından geçmedir).
BİRDEN ÇOK DÖRTLÜKLER
1)MURABBA: Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır.
2)ŞARKI:
Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım
biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek
için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür.
“Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir.
NOT: Divan
edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş
nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluaşn
murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir,
tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan
biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır.
TERKİB-İ BENT:
Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında
değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir.
Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti
mutlaka kendi içinde uyaklı olur.
Terkib-i bentlerde
genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi
düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer
verilmiştir.
TERCİ-İ BENT:
Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin
sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının
gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır.
DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ
TEVHİT VE MÜNACÂT:
Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya
yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha
çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
NAAT: Hz. Muhammed’i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır.
MERSİYE: Bir
kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan
şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. (Bu türün,
Eski Türk Edebiyatı’ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı’ndaki adı ise
ağıttır).
METHİYE: Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır.
HİCVİYE: Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir.
FAHRİYE: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir.
NOT: Divan
edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü,
uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan
şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir.
Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir.
Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir.
Nazım ölçüsü “aruz”dur.
Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca’dır.
Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır.
Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.
Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir.
Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.
Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır.
Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.
Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.
Nesir alanında
tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar
(mektuplar), tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de
rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır.
13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.
DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLARI
HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.
MEVLANA : XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç Türkçe beyit dışında, tüm şiirlerini Farsça ile yazan ünlü tasavvuf şairidir. Oğlu Sultan Veled de tasavvufi konuları işleyen bir şair olarak bilinir. Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, tanınmış eserleridir.
ALİ ŞİR NEVÂİ:
Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda
yaşamıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan
daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu
dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir.
ŞEYHİ:15.
yüzyılda yaşamıştır. “Harnâme” adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü
eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur.
SÜLEYMAN ÇELEBİ:
15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat
(mevlit) adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. (İslam edebiyatında
Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere SİYER denir).
FUZÛLİ: 16.
yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan
tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının
en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı
çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda
yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine
bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için
yazdığı “Şikayetnâme” adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden
biridir.
Divanlarından başka
bir naat olan “Su” kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber
ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda’sı Şah İsmail ile II:Bayezid’i
karşılaştırdığı Beng ü Bâde’si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve
Maraz’ı en tanınmış eserleridir.
BÂKİ: 16.
yüzyıl şairlerindendir. Döneminde “şairler sultanı” olarak tanınmış ve
saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi
gördüğü bilinmektedir.
Dünya nimetlerinin
hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı
mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır.
NÂBİ: 17.
yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla
bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla
ilgili öğütler verir.
Nâbi’nin Divan’ından
başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine
alan Tuhfet-ül Harameyn’i ve Münşeat adlı eserleri vardır.
NEFİ: 17.
yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak
bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür.
Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal
gücü çok zengin olan Nefi’nin somut benzetmelerden yararlanması da
belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi’nin ayrıca
hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır.
NEDİM:
18.yüzyıl şairlerinden olan Nedim, Lale Devri’nin şairi olarak bilinir.
Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. “Mahallileşme akımı”nın
önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir.
Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma
diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan
Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri
(mazmunları) bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan’ı vardır.
ŞEYH GALİP:
Divan edebiyatının 18.yüzyılda yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray
Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire
olarak ve Mevlânâ’nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk”
adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya
koyar. Bu eserinde allegorik (sembolik) bir anlatım kullanan şair hayal
gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır.
EVLİYA ÇELEBİ:
(17.yy) Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta
bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma
diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla
birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik
“Seyahatnâme” adlı eseri çok tanınmıştır.
NOT: Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır:
SİNAN PAŞA: (15.yy) Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır.
MERCİMEK AHMET: (15.yy) Farsça’dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır.
NAİMÂ: (17.yy) Kendi adıyla anılan (“Naima Tarihi”) adlı tarih eserinin yazarıdır.
KATİP ÇELEBİ:
(17.yy) Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça,
Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik
konularında yazılmış eserleri vardır.
Türk dilinin oluşumunu yedi aşamada tamamladığı görüşü yaygındır:
Altay Çağı: Türkçe, Altay çağında,
henüz ayrı bir dil niteliğini kazanmamıştır. Moğolca ve öteki akraba
dillerle birlikte, bir Ana-Altayca içinde bulunmaktadır.
En Eski Türkçe Çağı: En eski Türkçe
çağında, Türkçenin Ana-Altaycadan ayrıldığı düşünülmektedir. Böylece,
Türk, Moğol, Mançu-Tunguz hatta Kore ve Japon dilleri ortaya çıkmıştır.
İlk Türkçe Çağı: İlk Türkçe çağındaysa
Türkçe artık gelişmiş, diğer akraba dillerden ayrılmış bir dildir.
Hunların konuştuğu Türkçe bu çağda kendini göstermiştir.
Eski Türkçe Devresi: Bu devre
başlangıçtan 10. yüzyıla kadar olan zamanı kapsamaktadır. Bu devrenin
bilinen ilk metinleri 8. asırda dikilmiş olan Orhun Anıtları’dır. Orhun
Anıtları’nda Göktürk alfabesi kullanılmıştır. Anıtlarda mükemmel ve
işlenmiş bir dille karşılaşıyoruz. Bu ise, Türk yazı dilinin daha eski
devirlerde meydana gelmiş olduğunu göstermektedir. Elimizde belgeler
bulunmadığı için bu hususta fazla bir şey söyleyemiyoruz.
Eski Türkçeden daha gerisi karanlık
devirdir. Burada dilimiz Çuvaşça ve Yakutça ile buluşur. Çok daha
geride de Türkçe, mensup olduğu öteki Altay dilleri ile, yani Moğolca
ve Mançuca ile birleşir.
En eski yazılı kaynaklarımız olan Orhun
Anıtları’nda Bilge Kağan’ın, kardeşi Kül Tigin’le beraber Çinlilere
karşı yaptıkları savaşlar ve Türk milletinin bütünlüğünü sağlamak için
verdikleri mücadeleler anlatılır. Anıtlarda kuvvetli bir hitabet üslubu
dikkati çekmektedir. Orhun Anıtlarının yazarları Vezir Tonyukuk ile
Yolluğ Tigin’dir. Eldeki belgelere göre bunlar Türklerin en eski
yazarlarıdır.
Eski Türkçe döneminin Göktürk
Anıtları’ndan sonraki yazılı ürünleri Uygur Türkçesi eserleridir. Uygur
Türkleri Soğd yazısını ve Mani ile Buda dinlerini kabul etmişlerdir. Bu
dönemde verilen eserlerin tamamı Mani ve Buda dinleriyle ilgilidir.
Büyük bir kısmı Turfan kazılarında ele geçen bu eserlerin başta
gelenleri Altun Yaruk ve Sekiz Yükmek’tir. Bu eserlerde Buda’nın
hayatı, Buda dininin esasları anlatılmış, bazı dualara yer verilmiştir.
Demek ki, Eski Türkçe Devresi kendi arasında Göktürk Türkçesi ve Uygur Türkçesi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
Orta Türkçe Devresi: Bu devre 10.
yüzyıldan 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine almaktadır. Bütün Türkler
bu dönemde Karahanlı Türkçesini kullanmışlardır. Tabii ki bunu yazı
dili için söylüyoruz. Bu devrede gerek Türk dilinde gerekse Türk
kültüründe önemli değişmeler olmuştur. İslamiyet resmen kabul edilmiş
ve alfabe olarak Arap harfleri alınmıştır.
Orta Türkçenin ilk yıllarına ait olan
Kutadgu bilig, Divanü Lügat-it Türk ve Atabet-ül Hakayık adlı eserler
Ilk İslami Türk eserleri olarak bilinmektedir.
Kutabgu Bilig, Yusuf Has Hacip
tarafından 1069 yılında tamamlanmış ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra
Han’a sunulmuştur. Eserin adı “Kutlu Olma Bilgisi” şeklinde günümüz
Türkcesine aktarılabilir. Kutabgu Bilig, devleti idare edenlerin nasıl
davranmaları gerektiğini, halkın ideal bir devlet tarafından nasıl
mutlu edilebileceğini, insanların toplum içerisindeki görev ve
sorumluluklarının neler olduğunu anlatan dini, ahlaki ve sosyal
görüşlerin ağır bastığı manzum bir eserdir ve 6645 beyitten
oluşmaktadır. Dil ve kültür tarihi bakımından çok önemli bir kitaptır.
11. yüzyılda yazılmış olan eserlerden
birisi de Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügat-it Türk adlı eseridir.
Kaşgarlı Mahmut bu eserini Araplara Türkçe öğretmek amacıyla kaleme
almıştır. Aslında bir lügat olan Divanü Lügat-it Türk’te örnek olarak
verilen halk şiirleri, atasözleri, deyimler dil ve kültür tarihimiz
bakımından son derece önemlidir. Kaşgarlı Mahmut aynı zamanda ilk Türk
dili bilginidir. Eserini “Türk dili ile Arap dilinin at başı
yürüdükleri bilinsin” diye yazdığını söylemektedir. “Türk dilini
öğreniniz, çünkü onların uzun sürecek bir saltanatı olacaktır” hadisini
zikreder Kaşgarlı, ilk Türkçü yazarlarımızdandır.
12. yüzyılın başında meydana
getirildiği sanılan Atabet-ül Hakayık, Edip Ahmet tarafından
yazılmıştır. Öğretici mahiyette dini-ahlakî bir eserdir. Edip Ahmet,
dinin faziletlerinden, ilimden, cimrilikten, cömertlikten vb.
bahsetmiştir. Eser dörtlükler halinde düzenlenmiştir.
Yeni Türkçe Devresi: Bu devre 13.
yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan zamanı ihtiva etmektedir. 13. yüzyılın
sonlarına doğru Doğu ve Batı Türkleri arasında yeni ve birbirinden
farklı yazı dilleri meydana gelmeye başlamıştır. Doğu Türkçesi, Eski
Türkçenin ve Karahanlı Türkçesinin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır.
Doğu Türkçesi, Orta Asya müşterek Türkçesi demektir. Batı Türkçesi iki
koldan gelişmiştir. Bunlar Osmanlı ve Azeri Türkçeleridir. Bunlar
arasındaki fark 15. yüzyılın sonlarında görülmüştür.
Doğu Türkçesinin bir de Kuzey kolu
bulunmaktadır. 15. yüzyıla kadar devam etmiş olan bu dile Kıpçak
Türkçesi diyoruz. Kıpçak Türkçesi eserlerine Kuzey Afrika’da ve
Mısır’da rastlanmaktadır. Daha sonra Kıpçak Türkçesi Oguz Türkçesi ile
birleşmiştir.
Eski Türkçenin devamı durumunda olan
Doğu Türkçesi, 15. yüzyıldan itibaren Çağatay Türkçesi diye de
adlandırılmıştır. Bu yazı dili 15. yüzyılda Ali Şir Nevai tarafından
kurulmuş ve geliştirilmiştir. 16. yüzyılda Babür Şah, Çağatay
Türkçesinin en önemli temsilcisi olmuştur.Çağatay Türkçesinin yerinde
bugün Özbek Türkçesi bulunmaktadır.
Modern Türkçe Devresi: Bu devre 20.
yüzyılı kapsamaktadır. 20. yüzyılda önemli yazı dilleri olarak Türkiye
Türkçesi , Özbek Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Kazak Türkçesi vb.
görüyoruz.
BATI TÜRKÇESİNİN GELİŞİMİ
Batı Türkçesi kendi içerisinde üç devreye ayrılır:
1. Eski Anadolu Türkçesi: Batı
Türkçesinin ilk devresidir. 13-15. yüzyılları içine alır. Eski
Türkçenin özelliklerini taşır. Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve ilk
Osmanlıların yazı dilidir. Eski Anadolu Türkçesinde henüz Arapça ve
Farsça kelime ve tamlamalar fazla değildir.
2. Osmanlı Türkçesi: Batı Türkçesinin
ikinci devresidir ve 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan zamanı
kapsar. Bu dönemde Eski Türkçenin izleri kaybolmuştur. Azeri Türkçesi
bu dönemde ayrılır. Arapça ve Farsçanın tesiri fazladır. Osmanlı
Türkçesi tam beş asır imparatorluğun yazı dili olarak varlığını
korumuştur. Batı medeniyetinin getirdiği ihtiyaçları Osmanlıcanın
zengin vasıtalarıyla karşılamaya çalışan ve bir hayli başarılı olan bir
dil, fakat yine sınıf dili kalıbı içinde ve bu yüzyılın gerektirdiği
millet dili olmak imkânından mahrumdur. Osmanlıca bir yana, bu devirler
boyunca konuşulan Türkçe sınırlı ölçüde yabancı kelimelerle de
genişleyerek gelişmiş ve geleceğin yazı dili olmaya hazırlanmıştır. Dil
tarihimizin dikkate değer özelliklerinden biri de şudur ki geçmişin
derinliklerinden gelen sözlü halk edebiyatı bizde devam etmiş, halk
destan ve hikâyeleri, halk şiiri erkenden az çok yazıya geçmiş ve bunun
yanı başında halk için bazı kitaplar da yazılmıştır.
3. Türkiye Türkçesi: İkinci
meşrutiyetten başlayıp günümüze kadar devam eden devredir. Millî
edebiyat akımının mahsulü sayılan terkipsiz Türkçedir. Arapça ve Farsça
kelimeler gittikçe azalmaktadır. Buna karşılık İngilizce kelimeler
dilimize süratle girmekte ve yerleşmektedir. Yeni Türkçe Türkiye’de
milliyetçilik akımının mahsulü olup Osmanlı yazı dilini konuşma diline
yaklaştırmak, daha doğrusu konuşma dilinden yeni bir yazı dili
oluşturmak hamlesiyle meydana gelmiştir. Bu yüzyılın başı bütün Türkçe
konuşan ulusların ve akrabalarının da kendi lehçelerine dönerek yeni
yazı dilleri oluşturma çabalarına tanık olmuştur.
Bizde ilk Türkçülerle başlayan
sadeleşme hareketi kısa zamanda gündelik ve edebiyat yazı dillerini
aydınların konuşması ölçüsünde sadeleştirdi. Sonra yeni alfabenin
uygulanması ve Atatürk’ün teşvikleri daha derinden bir millîleşme
hareketine yol açtı. Burada Yeni Türkçe bilgin ve teknik dillerini de
kendi yapısından karşılamak ve yaratmak meselesi ile karşılaştı ve o
yolda da cesaretli adımlar attı.
Dilimiz bağımsız bir medeniyet dili
olmak davasında ve hızlı bir gelişme çağındadır. Ancak bu arada millî
kaynakların yer yer akılsızca kötüye kullanılması millî dile güven
duygusunu sarsmakta ve Batı dillerinin daha geniş ölçüde istilasına yol
açmaktadır. Yeni Türkçe inançlı, ciddi ve uzun süreli çalışmalara
muhtaçtır.
Baskokov, Türk dilini, Volga Bulgarlarının konuştuğu Türkçeden başlayarak, aşağıdaki gibi dallandırmaktadır:
Bugünküler: Hakas, Kamas, Küerik, Şor, Altay Dilinin Kuzey ağızları (Tuba, Şalkandu, kumandı), Sarı Uygur.
TÜRKÇENİN BUGÜNKÜ DURUMU VE YAYILMA ALANLARI
Türkler dünya üzeride çok geniş bir yer
kaplar. Doğuda Moğolistan ve Çin içlerinde batıda Yugoslavya içlerine;
kuzeyde Sibirya’dan ve Moskova yakınlarındaki Kazan şehrinden , güneyde
Bağdat, Lübnan sınırı ve Kıbrıs içlerine kadar uzanan büyük ve geniş
çoğrafyaya yayılmışlardır. 20-90 doğu boylamları ile 33-65 kuzey
enlemleri arasında yer alan bu coğrafya, kuş uçuşu,doğudan batıya yedi
bin, kuzeyden güneye üç bin kilometrelik bir alanı içine alır. Bu
alandaki şu devletler içerisinde Türkler yaşamakta ve Türkçe konuşulup
yazılmaktadır: Çin, Moğolistan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan,
Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azarbeycan, Afganistan, İran,
Irak, Suriye, Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yunanistan,
Bulgaristan, Yugoslavya, Makedonya, Romanya, Polonya, Ukrayna, Moldovya.
Bütün bu geniş coğrafya içerisinde Türkçemizin pek çok lehçe ve şivesi bulunmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Türk dilinin lehçeleri:
1. Çuvaşça
2. Yakutça
Türk dilinin şiveleri:
a. Sibirya ve Altay sahası:
1. Karagas
2. Soyan
3. İrtiş ve Tobol
4. Altay
5. Telengit
6. Teleüt
7. Tuba
8. Kumandı
9. Llebed
10. Sagay
11. Beltir
12. Kaç
13. Koybal
14. Kızıl
15. Şor
16. Kamasin
17. Çalım ve Çat
b. Doğu Türkistan sahası:
18. Uygur
19. Sarı Uygur
20. Tarançi
c. Batı Türkistan sahası:
21. Karakalpak
22. Özbek
23. Kırgız
24. Kazak
25. Türkmen
d. Kafkas ve İran sahası:
26. Nogay
27. Kundur
28. Karaçay
29. Balkar
30. Kumuk
31. Azeri
32. Kaşkay
33. Afşar
34. Kacar
35. Şahseven
36. Karadağlı
37. Hamse
38. Halaç
39. Kengerlu
40. Horasani
41. Karayi
42. Karaçorlu
43. Karapapak
e. Kuzey ve Batı sahası (Urallardan Balkanlar ve Akdeniz’e):
Bilindiği gibi, Türklerin M.Ö.ki
yüzyıllarda da çeşitli yazılarla karşılaştığı, bunlardan yararlandığı,
hatta özgün bir Türk yazısı geliştirdiği kuşkusuzdur. Ne var ki, M.Ö.ki
çağlara ait bilgilerin yeni buluntularla pekiştirilmesi gerekmektedir.
Türklerin M.S.ki yüzyıllarda kullandığı kesin olarak bilinen belli başlı yazılar şunlardır:
Bir dilin iki cephesi vardır: Biri,
insanların karşı karşıya geldikleri zaman sesli olarak görüşürken, yani
konuşurken kullandıkları “konuşma dili”, öteki yazıda kullanılan
dildir. Buna “yazı dili” veya “kültür dili” de denilmektedir. Kültür
dili bir memleketin kültür merkezi olarak gelişen yerleşim biriminin
dilidir.
Bir dilin yazısı çoğu zaman
lehçelerinden veya ağızlarından birine göre, yazı lehçesine göre
şekillenir. Yazılan dil ise din, edebiyat ve ilim adamları tarafından
işlenerek zenginleşir ve konuşma dilinden az çok farklılaşır. Bizim
yazı lehçemiz Batı Türk Dili’nin Anadolu lehçesidir. Yeni Türkçede ses
özellikleri ve çekim yönlerinden İstanbul ağzı esas sayılır.
Bir milletin bütün aydınları yazı
dilini bilirler ve yazı lehçesini konuşurlar. Yazı dili lehçe ve
ağızların alabildiğine farklılaşmasını önler. Hepsinin
zenginliklerinden faydalandığı gibi onları ortak bir kaynaktan
zenginleştirir. Dil millî birliğin çimentosudur. Ayni dili konuşan
insan toplulukları bir millet sayılırlar ve hemen her zaman ayrı,
bağımsız bir devlet kurmuş bulunurlar.
Bir dil kendi içerisinde birtakım alt
kollara ayrılır. Böylece bir dil sahası içerisinde lehçeler, ağızlar ve
argolar meydana gelir.
Lehçeler, bir dilin bilinmeyen, çok
eski dönemlerinde ayrılmış kollarına denir. Başka bir deyişle, bir
dilin birbirinden uzak bölgelerde, çeşitli nedenlerle, ses, söz dizimi
ve söz varlığı bakımından değişikliğe uğramış biçimine lehçe (Alm:
Dialekt; Fr: dialecte; İng: dialect) denir. Tanımalardan da
anlaşılacağı gibi, ‘ağız’da genellikle ses ve söyleyiş farklılığı
varken, lehçede ses ve söyleyiş farklılığıyla birlikte, dilin yapısı
(söz dizimi) ve söz varlığı da değişmektedir. O kadar ki, bu
farklılıklar zamanla lehçelerin birer dil olmasına bile yol açmaktadır.
Söz gelimi, Latincenin çeşitli lehçeleri arasındaki farklılık zamanla o
kadar büyümüştür ki, sonunda Fransızca, İtalyanca, İspanyolca,
Portekizce, Rumence gibi diller ortaya çıkmıştır.
Adriyatik Denizi’nden Çin Denizi’ne
kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada yaşayan Türkçe de birçok
lehçelere ayrılmıştır: Batı Türkçesinin Anadolu, Azerî, Türkmen
lehçeleri gibi ve Özbek lehçesi, Kazak lehçesi, Kırgız lehçesi…
Lehçenin ayrı bir dile dönüşmesi
olayına Türk dilinde de rastlanmaktadır. Yaşayan Türk lehçelerinden
ikisi, bugün artık birer dile dönüşmüştür. Bunlardan biri, Sibirya’da
Lena Nehri’nin iki yanında yaşayan Yakut Türklerinin konuştuğu Yakutça
diğeri ise, Orta Volga bölgesinde Kama Irmağı’nın Volga’ya kavuştuğu
yerde yaşayan Çuvaş Türklerinin dili olan Çuvaşçadır.
Bir dilin lehçeleri arasındaki bağı ya
da farklılıkları en iyi lehçeler sözlüğü ortaya koyar. Örneğin, W.
Radloff’un “Türk Lehçeler Sözlüğü” bu nitelikte bir sözlüktür.
Hüseyin Kâzım’ın “Büyük Türk Lugatı” da bu alanda hazırlanmış büyük bir eserdir.
Türk lehçeleri hakkında ilk bilgileri veren eserse Kaşgarlı Mahmut’un ölümsüz eseri “Divanü Lugat-it Türk” ’tür.
Ağız ise bir dilin en yeni zamanda
ayrılmış küçük bölge kollarıdır. Başka bir tanımla, bir dilde ya da bu
dilin bir lehçesinde yazı diline oranla ortaya çıkan farklı söyleyiş
biçimine ağız (Alm: Mundart, lokalsprache, sondersprache; Fr: parler,
patois; İng: local language, vocational slang; Osm: Şive ) denir.
“Geliyorum” kelimesinin çeşitli Anadolu ağızlarında geliyom, gelirem,
geliyem şeklinde söylenmesi gibi. Anadolu lehçesinin Rumeli, Karaman,
Aydın, Harput v.b.
Ağız, bölge, çevre farklılıklarından ortaya çıkabildiği gibi, meslek ve öğrenim farklılıklarından da kaynaklanabilmektedir.
Denizli ağzıyla Edirne ağzı bölge
farklılığından; köylü diliyle kentli dili, işçi diliyle memur dili
arasındaki fark da çevre, meslek ve eğitim farklılığından doğmuştur.
Çevre, meslek ve eğitim
farklılıklarından doğan değişik söyleyiş biçimine ağız yerine şive adı
verildiği de görülmektedir. Ancak, bütün dilbilgisi terimleri
sözlüklerinde ağız teriminin Osmanlıca karşılığı olarak şive sözcüğü
gösterilmektedir. Dilbilim alanında yazılan eserlerde de artık ağız
terimi Arapça şive sözcüğünün yerine kullanılmaktadır.
Bu duruma göre Çuvaş ve Yakut
Türkçeleri dilimizin lehçeleri: Kırgız Türkçesi, Azeri Türkçesi, Oğuz
Türkçesi, Özbek Türkçesi… , ağızları da: Karadeniz, Konya, Ege
İstanbul, Kastamonu, Ankara…
Her ülkede böyle lehçe, ağız (şive)
bulunabilir. Fakat o ülkede belli bir yazı dili vardır. Yazı dili için
ağızlardan birisi esas alınır. Mesela Türkiye’de İstanbul ağzı yazı
dilimizin temelini oluşturmuştur.
Argo, belli bir kesimin, genellikle de
belli bir meslekten olan kişilerin kendi aralarında oluşturup
konuştukları, bu nedenle ortak dili konuşan diğer insanların
anlayamadığı özel dile argo (Alm: Argot, gaunesprache; Fr: argot; Ing:
slang) adı verilir.
Yapı bakımından içinden çıktığı ortak
dilden farklı olmayan argo da, her dil gibi, sürekli olarak değişir,
gelişir. Kimi sözcükleri ölür, toplumsal gelişmelere göre yeni
sözcükler kazanır.
Argo terimi, eskiden, daha çok kaba dil
karşılığı olarak külhanbeyi, ayak takımı ağzı için kullanılırdı. Bu
anlayış büyük ölçüde değişmiştir. Bugün, külhanbeyi, hırsız, denizci,
şoför argosu yanında esnaf, sanatçı argoları da ortaya çıkmıştır.
Argo sözcükler, ortak dilin ya da bir
yabancı dilin sözcüklerine özel anlamlar yükleyerek, yabancı dilden
alınan bazı sözcüklerin yapısını bilinçli olarak bozarak elde edilir.
Argo, sanıldığının tersine, anlam
değişiminin güçlü olduğu, nükteli, etkili bir dildir. O kadar ki, argo
sözcükler, öbekler, zamanla ortak dilin söz varlığına da girer, ulusça
kullanılır. Örneğin, dümen (hile, dolap), dümen yapmak, yelkenleri suya
indirmek, dikine tıraş (yalanlarla dolu gevezelik), palavra (uydurma
söz ya da haber; uzun ve boş konuşma), omuzlamak (alıp götürmek),
yuvarlamak (bir şey yemek), boşlamak (vazgeçmek, peşini bırakmak),
kırmak (okuldan kaçmak), inek (çok çalışkan olmak) gibi sözcük ve
öbekler argodan anadilimize geçmiştir.
DİLBİLGİSİ
Dil aslında sosyal bir kurum olmakla
birlikte çok karmaşık bir olgudur. Kişiye ait bir meleke olması
bakımından ruhî, konuşma aygıtından gelmesi sebebiyle fizyolojik ve bir
ses olayı olmakla fizikî yönleri vardır. Bu sebeple zamanımızda türlü
yönlerden ve farklı maksatlarla incelenen bir konu olmuştur. Böylece
dilbilgileri (sciences linguistiques) çok dallanmıştır.
Eski Yunanlılar ve Eski Hintlilerden
beri insanlar doğru yazıp okumak amacı ile dillerinin bağlı olduğu
kuralları tespit etmeye çalışmışlardır. Bu kuralların meydana getirdiği
bilgi koluna gramer, dilbilgisi (grammaire) denmiştir. Zamanla bütün
yazı dillerinin ve eski medeniyet dillerinin gramerleri yapılmıştır.
Bunun gibi her dilin kelime dağarcığı toplanarak lûgat kitapları,
sözlükler (dictionnaire) meydana getirilmiştir. Araplarda lugat bilgisi
(lexicographie) büyük önem kazanmıştır.
Öğretimlik (classique) tarifine göre
pratik bir bilim kolu olan gramer bize bir dilin doğru yazılıp okunması
ve doğru konuşulması usullerini gösterir. Dili iyi kullanma (bon usage)
sanatını öğretir. Düşünce ve duyguları daha düzgün ve tam olarak
anlamamıza ve anlatmamıza yardım eder. Gramer bilgisi sayesinde daha
doğru, daha mükemmel düşünmeye de alışırız. Bu bilgi dil düzeninin
koruyucusudur.
Fakat gramerin bu tarifi ancak onun
eski zamanlardaki amacına uygun düşer. Çünkü onun o zaman konusu hemen
tamamiyle yazı dili, yani bir kalem ve göz dili (langage visuel)
olmuştur. O gramer bu geleneğin doğruluğunu, bütünlüğünü ve bir
dereceye kadar değişmezliğini savunur. Yeni zamanlarda ise bu gramer
anlayışı bir hayli değişmiştir.
XVIII. yüzyıla kadar filozoflar dili,
şekilci mantığın sözlü şekli saymışlar ve onu düşüncenin değişmez
kanunlarına bağlı görmüşlerdir. Buna göre gramerci sadece dilin değil,
aklın da temsilcisi oluyordu. Ancak XIX. yüzyıl başlarından bu yana
dilin tarih boyunca gelişen sosyal bir kurum olduğu görülmüş ve müspet
ilimlerin ilerlemesi oranında da onun kendi şartlarına ve kanunlarına
bağlı canlı bir organizma olduğu anlaşılmıştır. O zaman yaşayan dili,
ağız ve kulak dili (langage auditif ) konu olarak ele alıp her türlü
doğruluk ve düzenleme iddiasından uzak kalarak inceleyen bir ilim kolu
meydana gelmiştir: diller bilgisi (dilbilim) (linguistique) . Bu bilgi
kolu dilin oluşma ve gelişmesindeki kanunları, dil kanunları (loi
linguistique) ortaya koymuştur.
Diller bilgisi grameri lüzumsuz hale
getirmiş olmadı. Fakat onu derinden etkiledi. Modern gramer herşeyden
önce yaşayan dilin gerçek durumu, az çok geçmişi ve gelişme yönleri
hakkında bilgiler vermeyi üzerine aldı. Diller bilgisinin getirdiği
ilmî tariflere ve tasniflere, müspet ilimlerin metotlarına uydu. Bir
ayarlayıcı bilgi olmak işleyişini korumakla birlikte eski fetvacılığını
bıraktı.
Çözümlü (analytique) usulle yazılmış
ayarlayıcı gramer (grammaire normative) dili meydana getiren unsurlara,
sırası ile seslere, kelimelere ve sözlere göre bölümlenir. Buna göre :
1. Sesbilgisi (Alm: phonetic; Fr:
phonétique; İng: phonetics), bir dilin sesleriyle bu seslerin sözcük
içinde sıralanış biçimlerini, uğradıkları değişiklikleri ve vurgu,
titrem (ton), titremleme gibi ses olayarlarını inceleyen dilbilgisi
dalına denir .
2. Yapıbilgisi (sözcük bilgisi, biçim
bilgisi) (morphologie),sözcüklerin yapılarını, tümce içinde
sıralanışlarını, türlerini (ad,önad, eylem..) inceleyen dilbilgisi
dalına denir.
3. Sözdizimi (tümce bilgisi) (Alm:
syntax; Fr: syntaxe; İng: syntax) sözcüklerin öbekler ve tümceler
biçiminde dizilişini, tümce yapısını ve tümce türlerini inceleyen
dilbilgisi dalına denir.
4. Anlambilgisi (Alm: semantic; Fr:
sémantique; İng: semantics), sözcüklerin anlamlarını, dilin bütün
birimlerinin birbiriyle ilişkilerini ve bunların anlam üzerindeki
etkilerini; eş anlamlılık, zıt anlamlılık, çok anlamlılık, anlam
iyileşmesi, anlam kötüleşmesi, anlam daralması, anlam genişlemesi gibi
anlam olaylarını inceleyen dilbilgisi dalına denir.
Yine oldukça eski bir geleneği olan dil
bilgilerinden biri metinbilgisi (geleneksel dilbilgisi)
(philologie)’dir. Din ve medeniyet dillerinin yetirdiği ve bıraktığı
her türlü yazılı eserlerin incelenmesi ve açıklanması eskiden beri ayrı
bir çalışma alanı olmuştur. Metin bilgisi bunlarla metin onarımı
(restitution de texte), ve metin tenkidi (critique de texte) metin
açıklaması (commentaire), dil özellikleri ve edebiyat tarihi (histoire
de la litterature) yönlerinden uğraşır. Denebilir ki metin bilgisi yeni
zamanlarda gelişen çeşitli dil bilgisi dallarının anası olmuştur.
XIX. yüzyıl başlarında birtakım diller
arasında akrabalıklar tespit edilmiş ve dünya dilleri ailelere
bölünmeye başlamıştır. Bu keşifler o zamana kadar tek tek incelenen
dillerin karşılaştırılmasına yol açmıştır. Böylece aynı anadilden gelen
dilleri, yahut bir dilin lehçelerini karşılaştırıp inceleyen eserler
yazılmıştır ki bu bilgi koluna karşılaştırmalı gramer (Alm:
vergleichende Grammatik; Fr: grammaire compare; İng: comparative
grammar) denmiştir. Belli bir dilin tarihi lehçelerini karşılaştırıp
inceleyen gramer çeşidine ise tarihi gramer (Alm: historiche Grammatik;
Fr. grammaire historique; İng: historical grammar) adı verilmiştir.
Bunlara karşılık bir dilin veya
lehçenin belli bir zamandaki halini incelikleri ile anlatmaya çalışan
bir gramer türü meydana gelmiştir. Amacı ilmî olan, ayarlayıcı olmayan
bu dil bilgisi de tasvirci gramer (grammaire descriptive) adını alıyor.
Daha yeni zamanlarda dil araştırmaları
daha çok konuşulan dile, yaşayan lehçelere ve ağızlara yönelmiştir.
Bunların incelenmesiyle dil olayının gerçeğine daha çok yaklaşmak
mümkün olacağı takdir edilmiştir. Lehçelerin derlenmesi, tasnifi ve
incelenmesiyle uğraşan bilgi koluna da lehçeler bilgisi (dialectologie)
adı verilmiştir.
Dilin maddece unsurları olan sesler ve
konuşma aygıtı da yeni zamanlarda daha yakından bir incelemeye
kavuşmuştur. Seslerin oluşması, birleşmesi ve değişmesi hakkında
edinilen bilgiler dilin mekanik olaylarını aydınlatmıştır. Bu bilgi
koluna sesler bilgisi (phonologie) diyoruz. Nihayet sesleri
incelikleriyle tespit etmek ve ölçmek için tabiî ilimlerin deneme
usullerine başvurulmuş ve türlü ses aletlerinden yararlanılmıştır. Bu
çalışma kolu denemeli sesbilgisi (phonetique expérimentale) adını
almaktadır.
Böylece araştırma ve inceleme alanları
genişleyen dil bilgileri, yukarıda işaret ettiğimiz gibi eski gramerin
karşısına çıkan, ilmî ve toplayıcı bir disiplinin kurulmasına imkân
vermiştir. İşte dil olayını tabiî oluş şartları ve belirlilikleri
içinde inceleyen, bir dil ailesini tarihî gelişmesi ve coğrafî yayılışı
ile tanıtmaya çalışan bu dil bilgisi koluna diller bilgisi adını
veriyoruz. Nihayet bütün dünya dillerini karşılaştırıp ailelere ve
örneklere göre sınıflandıran ve onların gelişmelerindeki kapsayıcı
kanunları ortaya koymaya çalışan bir bilgi kolu da meydana gelmiş ve
genel diller bilgisi (linguistique générale) adını almıştır.
Bir dilin bir zaman kesiti içindeki
durumunu inceleyen dilbilgisine eşzamanlı dilbilgisi (Alm: synchroniche
grammatik; Fr: grammaire synchronique; İng: synchronic grammar) denir.
Aslında bir söz sanatı olan edebiyatı
(littérature) inceleme konusu edinmiş edebiyat bilgisi (rhétorique) de
dil bilgilerinden ayrılmaz.
Dilbilgisi, dilbilime bağlı olarak, XX. yüzyılda çok değişmiştir.
Çağımızın ürünü olan üretici-dönüşümlü
dilbilgisi (Alm: generative transformations-grammatik; Fr: grammaire
générative transformationnelle; İng: transformational-generative
grammar) incelemelerini doğrudan doğruya konuşma diline ve tümceye
yöneltmiştir. Ad ve eylem öbeğinden oluşan çekirdek tümceyi birim
olarak ele alıp belli bir sıra izleyen dönüştürümlerle sonsuz sayıda
tümce üretme yollarını açıklamaya çalışmıştır.
Dünya dilleri yapı bakımından üç grupta incelenir:
1. Yalınlayan diller (Ayrımlı diller)
(Alm: isolierende sprachen; Fr: langues isolantes; İng: isolating
languages): Bu dillerde her kelime tek heceden ibarettir. Kelimelerin
çekimli şekilleri yoktur, yani daima kök durumundadır. Cümle çekimsiz
kelimelerin bir araya gelmesiyle oluşturulur. Cümlenin anlamı
genellikle kelimelerin sıralanışından anlaşılır. Konuşmada ise
birbirine çok benzeyen kelimeleri ayırt etmek üzere çok zengin bir
vurgu sistemi oluşturulmuştur. Çin ve Tibet dilleri bu gruba girer. Bu
diller, aynı zamanda, tek seslemli diller (tek heceli diller) (Alm:
wurzelsprachen, einsilbige sprachen; Fr: langues monosyllabique,
langues atomiques; İng: monosyllabic languages, radical languages)
arasında yer almaktadır.
2. Çekimli diller (Bükümlü diller)
(Alm: flektierende sprachen; Fr: langues flexionnelles; İng:
inflexional languages): Bu dillerde, çekim sırasında ve yeni kelimeler
türetilirken kelime kökleri genellikle değişir ve tanınmayacak hale
gelir. Ekler kelimenin önüne, ortasına veya sonuna gelebilir. Bazı
dillerde ise kelime kökü ile yeni kelime veya kelime çekimi arasında
daima açık bir bağ, ilgiyi gösteren bir iz vardır. Kelime kökündeki
asıl sesler yeni kelimede veya kelime halinde hep aynı kalırlar. Sami
dilleri, Hint-Avrupa dilleri bu gruba girerler.
3. Eklemeli diller (Bitişimli diller,
bitişken, bağlantılı diller) (Alm: aglutinierende sprachen; Fr: langues
agglutinantes; İng: agglutinating languages): Bu dillerde isim ve fiil
çekimleri ile yeni kelimelerin teşkilinde kök değişmez. Kökün önüne
veya sonuna birtakım ekler getirilerek kelime yapımı veya çekimi
gerçekleştirilir. Ural-Altay dilleri bu gruba girer. Türkçemiz sondan
eklemeli bir dildir:
Kaynak bakımından birbirine yakın olan
diller bir aile teşkil ederler. Dünya dilleri bu şekilde çeşitli dil
ailelerine ayrılırlar. Bir dil ailesi tarihin bilinmeyen devirlerinde
bir ana dilden çıkan dillerin oluşturduğu topluluktur. Bu diller
arasındaki benzerlikler böyle bir varsayımı kuvvetlendirmektedir. Bir
ana dilin yazılı belgeleri olmadığı halde birçok özelliklerini
kendisinden türemiş bulunan ailedeki dilleri karşılaştırarak tesbit
etmek mümkün olabilmektedir.
Dünyadaki başlıca dil aileleri şunlardır:
1. Hint-Avrupa dilleri ailesi:
a. Hint-İran Dilleri: İran, Afgan, Pakistan, Hindistan, Sri Lanka, Nepal dilleri,
c. Roman Dilleri (Latinceden türetilmiş diller): İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Rumence…
ç. Cermen Dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İsveççe, Norveççe…
2. Hami-Sami dilleri:
a. Hami Dilleri: Eski Mısır dili, Kuşi dili, Libya-Berber dili, Çad dili,
b. Sami Dilleri: Arapça, İbranice (Kenanca), Habeşçe, Akatça.
Bu ailenin yaşayan en önemli dilleri Arapça ve İbranicedir.
3. Bantu dilleri:
Bu aileye Afrika’nın büyük bir kısmında konuşulan Bantu dilleri girer.
4. Çin-Tibet dilleri:
Çince, Tibetçe, Vietnamca ve Kmerce bu gruba dahildir.
5. Ural-Altay dilleri:
Ural ve Altay dilleri akrabalığı öteden
beri tartışma konusu olmuştur. Ne var ki, genel görüşe göre, bu iki kol
tek kaynatan çıkmış, ancak zamanla akrabalık bağları çok zayıflamıştır.
Ural ve Altay dillerin akrabalığı bugün için aşağıdaki benzerliklere dayanmaktadır:
· Her ikisi de eklemeli dildir. Yani her iki kolda da sözcük yapısı aynıdır.
· Bu dillerin tümce yapıları da birbirinin aynıdır.
· Bu dillerde ünlü uyumu da ortak özellik olarak kendini gösterir.
· Räsänen’e göre, ünlü bolluğu ve ünsüz
seyrekliğiyle sözcük başında ünsüz yığılışmasının bulunmaması da
Ural-Altay dillerinin ortak özelliğidir.
· Ural-Altay dillerinde bazı eklerin
hem eylemlerde çekim eki hem de sözcük türetmede yapım eki gibi
kullanılması da önemli bir benzerliktir.
· Bu diller arasında sözcük benzerliklerine ve eşliklerine de rastlanmaktadır:
TÜRKÇE
FİNCE
Ben
Min
Sen
sin
Ural-Altay dilleri, adından da anlaşılacağı gibi Ural ve Altay olmak üzere iki kola ayrılır
Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta;
kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti
birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; bin yıllar
boyunca gelişerek meydana gelmiş bir sosyal kurum; seslerden örülmüş bir ağ;
temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemidir.
Dil, diğer insanlarla bütün ilişkilerimizde bize aracılık
eden, sosyal bağlarımızı düzenleyen bir vasıta olarak hayatımızın her
safhasında mevcuttur. Evde, okulda, sokakta, çarşıda, iş yerinde ve her yerde
onunla beraber yaşıyoruz. İnsan konuştuğu dili doğduğu günden itibaren hazır
bulur. Fakat dil doğuştan bilinmez. İlk aylarda ağlamalar, taklit, birtakım
hareketlerle anlaşma sağlamaya çalışır. Çocuk içinde yaşadığı topluluğun
dilini, anadilini uzun bir çıraklık devresi süresince öğrenir. Daha sonra
kulağına gelen seslerin belli kavramlara, hareketlere, varlıklara karşılık
olduğunu anlamaya başlar.
Dil insan benliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan
zekasının, insanda sınırı çizilemeyen duygu ve düşünce kabiliyetinin sonuçları
kendi benliğinin dışına ancak dille aktarılabilir. Bu bakımdan dil ile düşünce
iç içe girmiş durumdadır. İnsan dil ile düşünür. Dilin gelişmesi düşünmeyi
düşünceye, düşüncenin gelişmesi de dile bağlıdır. Çeşitli medeniyetlerin
meydana getirilmesini sağlayan düşünce, gelişmesini dile borçludur.
Dil her şeyden önce sosyal ve millî bir varlıktır. Fertlerin
üstünde, bir milleti ilgilendirir. Bütün bir milletin duygu ve düşünce
hazinesini teşkil eder. Bir milleti ayakta tutan, fertleri birbirine bağlayan,
sosyal hayatı düzenleyen ve devam ettiren, millî şuuru besleyen bir unsur
olarak dilin oynadığı rol çok büyüktür. Bağımsızlığın temeli millî şuurdur.
Millî şuurun en kuvvetli kaynağı ise dildir.
Belli ses öbeklerinin insanlar arasında danışıklı bir değer
kazanarak birer kavrama karşılık olmaları dilin oluşmasında esas sayılabilir.
Bunun gibi onların çeşitli kullanışları da ortak değerler bağlayarak dilin
kurallarını meydana getirmiş olmalıdırlar. bunlar üreyip genişlemiş ve az çok
titizlikle korunarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Ses kanunlarına uyup
zamanla değişmelere uğramış olmaları da tabiidir.
Dil ile düşünce organı olan insan beyni destekleşe oluşmuş
olmalıdır. Öyle ki sonuçta dil düşünmenin de bir vasıtası olmuştur. Ana
dilimizden cümleler kurarak düşünürüz. Bunları dile getirdiğimizde adına
konuşma deriz. Dil olmasa düşünce ve duygu da gelişmezdi, insan topluluğu
ilerlemez, bir medeniyet oluşturamazdı. Yine insanoğluna bahşedilen din hayatı
ile sanat hayatı da dil temeli üzerine kurulmuşlardır.
Dil konuşma aygıtının çıkardığı çok çeşitli seslerin son
derecede karmaşık bir birleşiminden meydana gelir. Ancak kulağımız da bunları
bütün incelikleri ile ayırabilecek yaradılıştadır. Bu sebeple biz onları çözümlemekte
güçlük çekmeyiz. Konuşma organlarının belirli bir durum alarak bir an içinde
çıkardıkları basit sese bir seslik, yahut sadece ses deriz: a, ü, b, t gibi.
Bir soluk hamlesi içinde çıkan birkaç sesin topluluğuna da hece adını veririz:
“bu, ka-pı, pen-ce-re” gibi.
Bir dilde bir anlamı olan tek veya çok heceli ses öbeklerine
kelime deriz:: “kuş, görmek, umutsuz” gibi. Bir dilin bütün kelimeleri o dilin
kelime dağarcığını meydana getirir. Kelimelerin bir düşünceyi bir bütün olarak
anlatan düzenli topluluğuna cümle adını veririz: “Orhan okula gitmelidir.” Bir
maksadı anlatmak için bir sıra cümleler kullanırız. Buna da söz deriz. Sözlerle
anlaşmak konuşmakla olur.
İnsanlar sözlerini uzaktakilere ulaştırmak, ya da uzun zaman
saklamak ihtiyacı ile onları daha dayanıklı bir işaret sistemine çevirmeyi
düşünmüşler, yazıyı icat etmişlerdir. Eski insanlar hakkında bilgilerimizi
bıraktıkları yazılı belgelerden alıyoruz. Milletlerin yazıdan önceki
yaşayışları hakkında pek az şeyi öğrenebildiğimiz için tarih yazıyla başlar,
diyoruz.
İnsanlar her kelime için, her hece için, veya her ses için
ayrı işaretler kullanan türlü yazı sistemleri yapmışlardır. Bugünkü ileri
milletlerin yazılarında her işaret bir ses karşılığıdır. Buna harf deriz. Bir
dilin kullandığı harflerin topluluğu o dilin alfabesi olur. Bu türlü yazıya da
alfabe yazısı adını veririz. Yazılı bir sözü yeniden seslendirmeye okuma
diyoruz. Sessiz okumak da olur.
KÜLTÜR NEDİR?
Bugüne kadar kültürün pek çok tanımı yapılmıştır. Bu
tanımlardan birkaçını aşağıya alıyoruz:
“Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen; zamanın ve
ihtiyaçların doğurduğu, şuurlu tercihlerle, manalı ve zengin bir sentez
oluşturan; sistemli ve sistemsiz şekilde nesilden nesile aktarılan; bu suretle
her insanda mensubiyet duygusu, kimlik şuuru kazanılmasına yol açan; çevreyi ve
şartları değiştirme gücü veren; nesillerin yaşadıkları zamana ve geleceğe
bakışları sırasında geçmişe ait atıf düşüncesi geliştiren; inanışların,
kabullenişlerin, yaşama şekillerinin bütününe KÜLTÜR denir.” Sadık Kemal TURAL
“kültür bir toplumun yaşama tarzıdır.” C. WIESLER
“Kültür denilince karşımıza bir yığın hadise çıkar. Bir
toplum da, tabiatın dışında, insan elinden ve dilinden çıkma her şey kültür
kavramı içerisine girer ”Mehmet KAPLAN
“Kültür, bir topluluğu, bir milleti millet yapan , onu başka
milletlerden ayıran hayat tezahürlerinin bütünüdür. Bu hayat tezahürleri her
milletin kendine has olan millî değerleridir.” M. ERGİN
Görülüyor ki bütün tanımlarda millet ve milleti meydana
getirme, fertler arasındaki ilişkiler, tabiata hakim olma, tarihi bağ gibi pek
çok özellik kültüre ait olarak ifade edilmektedir. Demek ki milleti millet
yapan maddî-manevî değerlerin hepsine kültür diyoruz.
KÜLTÜR UNSURLARI NELERDİR?
1. Dil: Dil, kültür unsurlarının başında gelir. Çünkü dil
olmadan öteki unsurların meydana gelmesi mümkün değildir. Dil bir milletin ses
dünyasıdır. Her millet kainatı değişik şekillerde algılamış ve yorumlamıştır.
Aynı zamanda dil kültüre ait bütün değerleri bünyesinde barındıran bir kültür
hazinesidir. Bir dil, onu kullanan milletin kafa yapısını, nasıl düşündüğünü,
zihninin nasıl çalıştığını ve mantığını ortaya koyar.
2. Din: Kültür unsurları içerisinde çok önemli bir yere
sahiptir. Bilhassa eski devirlerde yüzyıllarca bu kültür unsuru ön planda
bulunmuş ve öteki kültür unsurlarını gölgede bırakmıştır. Dinin milletler
üzerindeki hakimiyeti, imparatorluklardan millî topluluklara geçinceye kadar
devam etmiştir. Milliyetçilik çağında milletler imparatorluklardan kopunca
dinin fonksiyonu da azalmıştır. Dinin bir millet içerisindeki kültüre etkisi ve
kültürün diğer unsurlarının oluşması ve değişmesindeki rolü ise devam
etmektedir. Dini bayramlarımız ve törenlerimiz bunun açık örnekleri olarak
dikkati çekmektedir.
3. Gelenek ve görenek: Bunlar bir milletin yazılı olmayan
veya hepsi yazılı olmayan kanunlarıdır. Yazılı kanunların çoğu gelenek ve
göreneklere göre düzenlenmiştir. Kanun, insanın toplum içerisindeki
davranışlarını düzenler. İnsanlar bu düzeni asırlar boyunca gelenek ve
göreneklerle sağlamışlardır. Fakat günümüzde bile yazılı anayasası bulunmayan
ülkeler vardır. Bunlar toplum düzeninin hâlâ gelenek ve göreneklerle
sağlamaktadırlar. Aslında kişinin bütün hal ve hareketlerinin yazılı kanunlarla
tanzim etmek mümkün değildir. Çünkü yasalar genellikle hakları ve cezaları
tayin etmektedir. Oysa insanın toplumda birçok sosyal ilişkileri bulunmaktadır:
özür dilemek, selamlaşmak, saygı göstermek, davetlere katılmak, konuşmak,
tartışmak, yazmak vs.. Bu davranışlarda nasıl bir usulün gerektiğini kanunlar
dğil gelenek ve görenekler tayin eder.
4. Sanat: Sanat, bir millet diğer milletlerden ayıran, bir
millete has duygu ve zevklerin tezahürü ve şekillenmesidir. O milletin güzeli
yaratma ve bulma tarzıdır. İnsanoğlu barınır, beslenir, sosyal ve ruhsal
ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Bunları yaparken oyalanmak, ruhunu okşamak,
güzeli yakalamak, yeni güzellikler ortaya koymak ister. Bunun sonucunda sanat
eseri ortaya çıkar. Her milletin sanat eğilimi ayrı bir özellik taşır. Söz, ses
, mekan, renk ışık zevk ve anlayışı farklıdır. Demek ki sanat bir milletin
ortak zevkinin ifade edilişidir. Bur kültür unsuru edebiyat, resim, mimarı,
heykel vb… gibi kollara ayrılır.
5. Dünya görüşü: Dünya görüşü bir milletin başka
milletlerden farklı olan hayat felsefesidir. Bir milletin fertleri ortak kültür
dolayısıyla tutum, zihniyet ve davranış bakımından çeşitli ortak özellikler
gösterirler. Sosyal ve ruhî olaylar karşısında fertlerin bu ortak tutum ve
davranışları o milletin dünya görüşünü meydana getirir. Bunun için her millette
değerler ve değer yargıları farklıdır. Askerlik, kahramanlık, aşk , madde,
namus, temizlik, ahlak, ölüm, eğlence vs. Gibi hayat hadiseleri ve kavramları
her millette değişik davranışlarla karşılanır.
6. Tarih: Milleti, dolayısıyla kültürü meydana getiren
unsurlardan birisi olan tarih, bir milletin çağlar içindeki yürüyüş ve
görünüşüdür. Tarih mazidir, fakat bu mazi bugünün ve dünün fertlerini millet
içerisinde birbirine bağlayarak geleceğe taşır. Fertler arasında kader birliği
temin eder. Aynı millete mensup insanlar tarih sayesinde akrabalıklarının
farkına varabilirler. Tarih bir milletin nereden gelip nereye gittiğini
gösteren kültür unsuru olarak, o milletin hayatında önemli bir yer tutar.
KÜLTÜR TAŞIYICI OLARAK DİL
Dil, millî hafızanın, millî hatıraların, duyguların ve
düşüncelerin, bütün maddî ve manevî değerlerin, bütün buluş ve yaradışların
ortak hazinesidir. Millet denilen insan topluluğunun en önemli sosyal
varlığıdır. Kültürün ilk ve temel unsurudur.
Kültür, varlığını nesilden nesile intikale borçludur. Kültürün
nesilden nesile geçmesi, böylece devamı ve yaşaması kültür taşıyıcı eserler,
eğitim ve öğretim yolu ile olur. Onun içindir ki kültür eserleri, eğitim ve
öğretim kültürün hayat şartıdır. Dolayısıyla eğitim ve öğretimin esas görevi
kültürün intikal ve devamını sağlamaktır.
Bir milletin fertleri arasındaki ortak duygu ve düşünce
akımı dille kurulabilmektedir. Bu akım dünden bugüne, bugünden yarına dille
aktarılmaktadır. Bundan dolayı dil, aynı zamanda bir kültür aktarıcısı, bir
kültür taşıyıcısıdır. Bir milletin tarihi, coğrafyası, değer ölçüleri,
folkloru, müziği, edebiyatı, ilmi, dünya görüşü ve millet olmayı gerçekleştiren
her türlü ortak değerleri yüzyılların süzgecinden süzüle süzüle kelimelerde,
deyimlerde sembolleşerek hep dil hazinesine akıtılmakta, özünü orada
saklamaktadır.
Gelenek ve görenekler, dünya görüşü, din, sanat, tarih vb.
dil sayesinde nesilden nesile aktarılır. Zaten bütün bu unsurların teşekkül
edebilmesi için milletin meydana gelmiş olması lazımdır. Milletin ve öteki
kültür unsurlarının oluşmasında en başta gelen dildir.
Kültür denilince ilk akla gelen şey dildir. Dil, millet
denilen sosyal varlığı birleştirmektedir. Fertler arasında duygu ve düşünce
birliği vücuda getirmektedir. Milletler duygu ve düşüncelerini yazıya geçirince
daha sağlam bir birlik meydana geliyor. Çünkü yazı sayesinde duygu ve
düşünceler hem zaman hem de mekân içinde yayılıyor. Biz Orhun Yazıtları
sayesinde bundan bin iki yüz yıl önce Göktürklerin varlığı, meseleleri, duygu
ve düşünceleri hakkında bir fikir ediniyoruz. Türklerin yöneticisi durumunda
olan şahısların halkı muhatap alıp, halka hitap ettiklerini, yaptıkları işleri
halka anlattıklarını görüyoruz. Bu da milletimizdeki demokrasi anlayışının
yüzyıllar öncesine kadar uzandığının bir delilidir. Aynı hitap şeklini yıllar
sonra 1071’de Malazgirt’te Alpaslan’da, 20. yüzyılda Atatürk’te görebiliyoruz.
Türk edebiyatı en eski çağlardan bugüne kadar, bütün
safhaları, devirleri ve sosyal tabakaları ile Türk milletinin hayatını,
zevkini, dünya görüşünü, yaratma gücünü gösteren bir duygu, düşünce ve hayal
dünyasıdır. Halk edebiyatı halkın yaşayışının, inanç ve değer hükümlerinin bir
hazinesidir. Bu edebiyat, beşikten başlayarak insan hayatının bütün safhalarını
içine alır. Türk halk edebiyatı aşk, ölüm, hasret, tabiat sevgisi, gurbet, anı,
din duygusu, alay, kahramanlık, ahlak gibi bütün duyguları işler. Bunların
hepsi de kültürümüze ait unsurlardır ve edebiyat vasıtasıyla taşınmaktadır.
Edebiyatın temel malzemesi ise dildir.
Bir şair duygu ve düşüncelerini kendi milletinin fertlerine
ancak dili ile ulaştırabilir. Bir yazar, bir bilim adamı, bir devlet adamı, bir
filozof görüşlerini topluma dil yolu ile yayabilir. Milletimizin dünya görüşü
Yunus Emre’nin ilahilerinde, Türk halkının bayrakta sembolleşen vatan sevgisi
Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nda, millî mücadele ruhu Mehmet Emin Yurdakul’un
şiirlerinde ve bu dönemin romanlarında, İstanbul’un güzellikleri, İstanbul
halkının gelenek ve görenekleri Yahya Kemal’in eserlerinde, Hüseyin Rahmi ve
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında, Anadolu insanının yaşayışı ve değer
ölçüleri Yakup Kadri ‘nin eserlerinde ebedîleşmiştir. Türk milletinin
gelenekleri, folkloru, yüzlerce yıllık hayat tecrübelerinin sonuçları veçiz
ifadesini atasözlerinde bulmuştur. Destanlar toplum hayatını derinden etkilemiş
şahıs ve olayların efsaneleşerek günümüze kadar uzanmış canlı tablolarıdır.
Deyimler Türk mantığının, dil felsefesinin sembolleridir.
Kutadgu bilig ile Divanü lügat-it Türk kültür
hazinelerimizin en eski olanlarından sadece ikisidir. Bu satırlara sığmayacak
nice eserlerimiz mevcuttur. Bunlardan kültürümüzle ilgili pek çok unsuru
öğrenebiliyoruz. Kutadgu Bilig ve Divanü Lügat-it Türk’te Türk millî bünyesinin
ortaya konulduğunu görüyoruz. Divanü Lügat-it Türk’te bu millî bünyenin dış
yapısı üzerinde durulmuştur. Kutadgu Bilig ‘de ise bu bünyenin iç kısmıyla
ilgili esaslar yer almaktadır. Bu eserlerden Türklerin yaşama şekilleri, dünya
görüşü, gelenek ve görenekleri vb. öğreniyoruz. Bütün bu bilgiler bize dil
vasıtasıyla intikal etmiştir.
Dil, milletler arasında da kültür taşıyabilmektedir. Zorunlu
olmayan kültürün değişmelerinde bunu açıkça görebiliyoruz. Gerçi zorunlu kültür
değişmelerinde de dil unsuru mutlaka vardır. İnsanları bir araya getiren
dildir. Bir millet başka bir milletle temas etmek suretiyle birtakım kelimeler
alabilir. Her kelime kültüre ait bir unsur olduğu için, alındığı şekliyle
olmasa bile o milletin kültüründen izler taşıyacaktır. Günümüzde ulaşım ve
iletişimin hızla gelişmesi kültür alış verişlerini de hızlandırmıştır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki kültürün nesilden nesile
aktarılması, diğer milletlere tesir etmesi, yaşaması ve gelişmesi dil sayesinde
mümkün olabilmektedir. Milleti meydana getiren unsurların başında gelen dil,
aynı zamanda kültürün oluşması ve yaşamasında da en büyük görevi üstlenmiş
durumdadır.
acemi = usta
aktif = pasif
azami = asgari
artı = eksi
açık = kapalı
alçak = yüksek
alt = üst
ağır = hafif
acı = tatlı
arka = ön
azalmak = çoğalmak
yaramaz = uslu
alçak gönüllü = kibirli
alıcı = satıcı
anormal = normal
ak = kara
ast = üst
atılgan = çekingen
aşağı = yukarı
aynı = farklı
aydınlık = karanlık
bekâr = evli
bolluk = kıtlık
borç = alacak
bulanık = duru
başlamak = bitirmek
büyük = küçük
batı = doğu
barış = savaş
bağımsızlık = tutsaklık
çekmek = itmek
galip = mağlup
genç = yaşlı
güzel = çirkin
gerçek = sahte
hatırlamak = unutmak
hırçın = uysal
hızlı = yavaş
ıssız = kalabalık
iniş = çıkış
ilk = son
indirim = zam
iyi = kötü
iç = dış
ince = kalın
katı = sıvı
kaybetmek = bulmak
keder = neşe
kalabalık = tenha
kuru = yaş
kış = yaz
kıt = bol
kirli = temiz
medeni = ilkel
ödül = ceza
nazik = kaba
negatif = pozitif
minimum = maksimum
neşeli = üzgün
övmek = yermek
pahalı = ucuz
ret = kabul
Gerçek Anlam
: Kelimelerin herkesçe bilinen ve söylendiğinde akla ilk gelen anlamlarına
gerçek (sözlük) anlamı denir.
Mecaz Anlam :
Sözcüklerin gerçek anlamlarından tamamen uzaklaşarak kazandıkları anlama mecaz
anlam denir.
Deyimler
: Birden fazla kelimenin en az bir tanesinin gerçek anlamından uzaklaşıp mecaz
anlamda kullanılmasıyla oluşan kalıplaşmış söz öbeklerine deyim denir.
Terim Anlamı
: Bir bilim, meslek, sanat
dalıyla ya da bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı ifade eden
kelimelere terim denir.
Dolaylama : Bir sözcükle
karşılanabilecek bir varlık ya da kavramın birden fazla sözcükle karşılanmasına
dolaylama denir.
Ad Aktarması (Mecaz-ı
Mürsel) : Bir sözün başka bir sözün yerine herhangi bir benzetme amacı olmaksızın kullanılmasına ad
aktarması denir. Örnek : Ortaokula giderken Kemalettin Tuğcu’yu okudum.
Cümlesinde yazar adı söylenmiş, ama eserleri anlatılmak istenmiştir.
Eş Anlam : Aynı kavramı karşılayan,
anlamları aynı ya da birbirine yakın olan kelimelerin oluşturduğu anlama eş
anlamlılık denir. (Eş Anlamlı
Kelimeler Sözlüğü)
Yansıma
: Ses – Anlam ilişkisi güçlü olan, canlı – cansız birçok varlığın çıkardığı
tabiat taklidi seslere yansıma
sözcükler denir.
İkileme :
Anlamı güçlendirmek için aynı kelimenin tekrarlanmasına, anlamları birbirine
yakın, karşıt olan veya sesleri birbirini andıran kelimelerin yan yana
kullanılmasına ikileme denir.
Ünlüler (sesliler) : Ses
yolunda herhangi bir engele uğramadan çıkan seslerdir. Ünlüler tek başlarına
söylenebilen, tek başlarına hece ya da sözcük olabilen seslerdir.
Büyük Ünlü Uyumu : Ünlü harflerin,
kalınlık-incelik yönünden uyumudur.
Büyük Ünlü Uyumuyla İlgili
Kurallar :
- Büyük ünlü uyumuna uymayan
çok az Türkçe sözcük vardır.
Örnek : ana (anne), alma
(elma), kangı (hangi), karındaş (kardeş)
- Büyük ünlü uyumuna aykırı
sözcükler genellikle yabancı kökenlidir.
Örnek : Silah, gazete,
mevcut, insan
- Sözcüklere eklenen ekler de
genellikle bu kurala uyar Ancak Türkçe’deki altı ek büyük ünlü uyumuna uymaz.
- Bileşik sözcüklerde büyük
ünlü uyumu aranmaz. Örnek : Atakule, Kadıköy, Atasözleri
Küçük
Ünlü Uyumu : Bir sözcükteki ünlülerin düzlük-yuvarlaklık yönünden
uyumudur. Türkçe bir sözcüğün ilk hecesinde düz ünlülerden (a,e,ı,i) biri
bulunuyorsa, diğer hecelerdeki ünlülerde düz olur.
Türkçe bir sözcüğün ilk
hecesinde yuvarlak ünlülerden (o,ö,u,ü) biri bulunursa ikinci ve diğer
hecelerde ya düz-geniş (a,e) ya da dar-yuvarlak (u,ü) ünlüler yer alır.
Küçük Ünlü Uyumuyla İlgili
Kurallar :
- Dilimizde “o,ö” yuvarlak
ünlüleri yalnızca ilk hecede kullanılabilir.
Örnek : Uymayanlar : doktor, motor,
otobüs
Uyanlar : üzüm, kömür, soba
- Yuvarlak ünlülerden biriyle
başlayarak bir hecede “a,e” düz ünlülerine geçen bir sözcük, düz ünlüden sonra
düz ünlü gelir kuralına göre “ı,i” düz ünlülerine de geçebilir.
Örnek : böy-le-si-ni,
oy-ma-cı-lık
- Türkçe sözcüklerin
öncelikle büyük ünlü uyumuna uyması gerekir. Büyük ünlü uyumuna uymadığı halde
küçük ünlü uyumuna uyan sözcükler Türkçe sözcük olmaz.
Örnek : misafir, tasvir,
kalem
- Büyük ünlü uyumuna uymayan
“-ki” eki, yuvarlaşarak küçük ünlü uyumuna uyar.
Örnek : dünkü, bugünkü
UYARI : İki heceli olup orta hecelerinde “b,m,v” ünsüzleri
bulunan kimi Türkçe sözcükler, bu ünsüzlerin yuvarlaklaştırıcı etkisiyle küçük
ünlü uyumuna aykırı düşer. Örnek: Yağmur, çamur, kabuk, tavuk, kavun
Ünsüzler (Sessizler) : Tek
başlarına söylenemeyen, ancak bir ünlünün yardımıyla söylenebilen seslere ünsüz
denir. Türkçe’de 21 ünsüz vardır.
Ünsüz Harflerin Özellikleri :
- Türkçe’de normalden kalın
ya da ince okunan bir ünsüz yoktur.
Örnek : rüzgar, kagir, lazım
- Yansımaların dışında Türkçe
sözcüklerin başında “c,ğ,l,m,n,r,z” ünsüzleri bulunmaz.
- Türkçe sözcüklerde “j,f”
ünsüzleri hiç kullanılmaz. Örnek : fare, jambon, jilet
- Türkçe sözcükler iki
ünsüzle başlamaz. Örnek : krem, spor, tren, plak, trafik
- Bileşik sözcükler ve özel
isimler dışında Türkçe sözcüklerde “n-b” sesleri yanyana gelmez.
Örnek : İstanbul, Safranbolu,
Sonbahar, Ambar, Kumbara, Perşembe
Ünsüzler çıkarılırken ses
tellerinde titreşimli olmalarına karşın, kimi ünsüzlerin çıkışında titreşim
olmadığı görülür. Bu açıdan değerlendirildiğinde ünsüzler, sert ve yumuşak
ünsüzler olmak üzere iki grupta incelenir.
Ünsüz Benzeşmesi Kuralı :
Sert ünsüzlerin (f,s,t,k,ç,ş,h,p) biriyle biten sözcüklere c,d,g yumuşak
ünsüzlerinden biriyle başlayan bir ek getirildiğinde, bu eklerin başındaki
Ünsüz Yumuşaması (Değişimi)
Kuralı : Bir sözcük p,ç,t,k sert ünsüzlerinden biriyle biterken, bu sözcüğe
ünlüyle başlayan bir ek getirildiğinde, sert ünsüzler yumuşayarak;
Ses Düşmesi : Kimi
sözcüklerin çekimlenişinde veya türeyişinde, bir sesin düştüğü görülür.
a) Ünlü Düşmesi : İki heceli
olan kimi sözcükler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında ikinci hecelerinde
bulunan ünlüyü düşürürler. Buna orta hece düşmesi de denir.
Omuz um omzum oğul u oğlu
Kahır ol kahrol seyir et
seyret
Ayır ıntı ayrıntı sıyır ık
sıyrık
Yalın ız yalnız yanıl ış
yanlış
b) Ünsüz Düşmesi : Bazı
sözcükler, çeşitli etkilerle birleşirken sözcüğün sonundaki ünsüz harf
düşebilir. Bu olaya ünsüz düşmesi adı verilir.
Yumuşak cık yumuşacık sıcak
cık sıcacık
Yüksek l yüksel küçük l küçül
Rast gelmek rasgelmek ast
teğmen asteğmen
Bazı bileşik sözcüklerin
oluşumunda bir hece veya ses düşmesi meydana gelir.
Ses Türemesi : Sözcükler kimi
eklerle birleşirken zaman zaman araya başka yeni sesler girer. Türkçe’de ses
türemesi olayına fazla rastlanmaz.
Ses türemesi yaratan başıca
durumlar;
a) Ünlüyle biten sözcüklere,
ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde, Türkçe sözcüklerde iki ünlü yan yana gelemeyeceği
için bu ünlülerin arasına “y,ş,s,n” ünsüzlerinden uygun olan biri gelir. Bu ses
türemesine kaynaştırma da denir. Örnek :
Oku-y-an okuyan
Baba-s-ı babası
Yedi-ş-er yedişer
Elma-n-ın elmanın
b) Yardımcı eylemle yapılan
bileşik eylemlerde ad soylu sözcükte ses türemesi görülür.
Örnek : his etmek hissetmek
Red etmek reddetmek
Bu sözcüklere ünlüyle
başlayan bir ek getirildiğinde sözcüklerde aynı türeme ortaya çıkar.
Örnek : Af-ı affı
Had-i haddi
c) Kimi sözcükler
pekiştirilirken ses türemesi meydana gelir.
Örnek : Yalnız yap-a-yalnız
Sağlam sap-a-sağlam
Dar-a-cık daracık
Bir-i-cik biricik
Ses Daralması : “a,e” geniş
ünlüsüyle biten sözcüklere “-yor” şimdiki zaman eki getirildiğinde, bu geniş
ünlüler daralıp değişerek “ı,i,u,ü” olur.
Örnek : bekle-yor bekliyor
Oyna-yor oynuyor
“-ma,-me” olumsuzluk ekleri
de “-yor” ekiyle birleştiğinde daralarak “-mı, -mi, -mu, -mü” olur.
Örnek : gelme-yor gelmiyor
Bakma-yor bakmıyor
Ulama : Ünsüz harfle biten
sözcüğün son ünsüz harfinin kendisinden sonra gelen ve ünlü harfle başlayan
sözcüğün ilk hecesiyle birleştirilerek okunmasıdır. Örnek :
“ile” Sözcüğünün Ek Olarak
Yazımı: “ile” sözcüğü kendinden önce gelen sözcüğe bitişik yazılırsa şu
kurallara dikkat edilir :
A) Ünsüzle biten bir sözcüğe
ile getirildiğinde başındaki ” i ” sesi düşer ve ünlü uyumuna uyar.
Örnek : Okulla ev arası yarım
saat sürüyor. (okul + ile okulla)
Erzurum’a kadar trenle
gittim. (tren + ile trenle)
B) Ünlüyle biten bir sözcüğe,
ile getirildiğinde, başındaki ” i ” sesi ” y ” ye dönüşür, yine ünlü uyumuna
uyar. Örnek : Buraya kendi ayağıyla geldi. (ayağı + ile ayağıyla)
Silgiyle kalem istedi benden.
( silgi + ile silgiyle)
“ki” nin Yazımı: “ki” eğer
bağlaçsa;
A) Genel olarak iki cümleyi
bağlama görevi yapar. Örnek:
Hava o kadar güzeldi ki
kendimi hemen sokağa attım.
1. cümle 2. Cümle
Bir de baktım ki ortalıkta
kimse kalmamış.
1. cümle 2. Cümle
B) Kişi ve işaret zamirlerinden
sonra gelen “ki” de bağlaç olup ayrı yazılır. Örnek :
C) Bazı bağlaçlarla birlikte
kullanılmasına karşı, kalıplaşmış “ki” ayrı yazılır. Örnek :
Öyle ki, yeter ki, kaldı ki
UYARI : “ki”, eğer bağlaçsa
daima ayrı bir sözcük olarak yazılır. Ayrıca kendinden önce gelen sözcüğün
ünlülerine uyum gösterip “kı” olmaz.
Kendinden önce gelen sözcüğe
bitişik yazılan “ki” ler ise şunlardır :
A) “de” durum ekinden
sonra gelip addan sıfat yapan
“ki” : Örnek : evdeki hesap, kafamdaki plan, yoldaki insanlar
B) İlgi zamiri olan “ki” :
Örnek : Seninki, sınıfınki, bizimki
C) Bazı bağlaçlarla
kalıplaşan “ki” : Örnek : Oysaki, mademki, halbuki, sanki
D) Zaman bildiren
sözcüklerden sonra gelen “ki” : Örnek : Dünkü, akşamki, az önceki
“de,da” Bağlacının Yazımı:
A) Genel olarak “dahi, bile”
bağlaçlarıyla aynı anlamdadır. Bağlaç olup olmadığını anlamak için cümleden
çıkarmayı deneriz. Cümleden çıkarıldığında, cümle yapısı bozulmazsa bağlaç
olduğunu anlarız ve ayrı bir sözcük olarak yazarız. Örnek : Buraya kadar gelip
de ona uğramamak olmaz.
Sen de çok oldun artık!
B) Bu bağlaç kendinden önce
gelen sözcüğün ünlülerine kalınlık-incelik yönünden uyar. Örnek: Gençliğimizle
birlikte umutlarımız da uçup gitti.
Onu gördüyse de görmezlikten
geldi.
C) Kendinden önce gelen
sözcük, sert ünsüzle bitse bile, bu bağlaç sertleşerek “te,ta” biçiminde
yazılamaz. Yazılırsa yazım yanlışı ortaya çıkar. Örnek : Bu iş küçük te sen
gözünde büyütüyorsun. (Yanlış)
Bu iş küçük de sen gözünde
büyütüyorsun. (Doğru)
Bağlaç olan “de, da” ile, ad
durum eki olan “-de, -da” karıştırılmamalıdır. “-de, -da” eğer ad ad durum
ekiyse kendinden önce gelen sözcüğe bitişik yazılır. Cümleden çıkarıldığında
cümlenin anlamı da yapısı da bozulur. Örnek : Bir süre sessizce yolda yürüdük.
Çiçeklerin kökünde bir
hastalık var.
İki “de, da” üstüste gelirse
birincisinin ad durum eki, ikincisinin bağlaç olduğu dikkate alınmalıdır.
Örnek : Telefon ettim evde de
yokmuş.
“mi” Soru Edatının Yazımı:
A) “mi” soru edatı, cümleye
soru anlamı katsa da katmasa da kendinden önce gelen sözcükten ayrı yazılır :
Örnek : O da bizimle gelecek mi?
Gördün mü şimdi yaptığını!
Konuşmaya başladı mı susmaz.
B) “mi” soru edatı, ayrı
yazılmasına karşın kendinden önce gelen sözcüğe, kalınlık-incelik ve
düzlük-yuvarlaklık yönünden uyum sağlar. Örnek : Okudun mu? Güzel mi? Akıllı
mı?
C) “mi” soru edatından sonra
gelen zaman ve kişi eklentileri soru edatıyla bitişik yazılır. Örnek : Onunla
sık sık görüşüyor musunuz?
A) Gün ve ay adları,
yanlarında rakam olmadan yazıldığında, küçük harfle başlar. Örnek : Oğlum
aralık ayının soğuk bir gününde doğdu.
Önümüzdeki hafta, salı günü
onu görmeye gidelim.
B) Belirli bir tarihi gösteren ay ve gün adları her yerde büyük harfle başlar. Örnek
: 1986′nın Mart ayında başladı göreve.
Cumhuriyet 29 Ekim 1923 ‘te
ilan edildi.
C) Gün ve ay bildiren
tarihler şu şekilde yazılabilir : Örnek : 4 Aralık 1996
2.12.1996
4/12/1996
İkilemelerin Yazımı:
İkilemeler daima ayrı yazılır ve ikilemeyi oluşturan sözcüklerin arasına hiçbir
noktalama işareti konulmaz. Örnek : Soruları düşüne düşüne çözmelisin. (Doğru)
Yavaş, yavaş yerinden
doğruldu. (Yanlış)
Pekiştirmelerin Yazımı:
Sıfatların başına gelerek onların anlamlarını pekiştirmeye yarayan ön ekler,
daima sıfata bitişik yazılır. Örnek : Bembeyaz örtü (Doğru)
Yapa yalnız adam (Yanlış)
Sayıların Yazımı: Sayıların
rakamlarla gösterilmesi ya da yazıyla yazılmasına ilişkin başlıca kurallar
şunlardır :
A) Herhangi bir anlatım
türünde (roman, öykü, deneme, mektup) kesinlik anlamı önem taşımayan sayılar,
yazıyla gösterilir. Örnek :
Bu kitabı yazalı beş yıl
oldu.
Bahçede dört beş çocuk
oynuyordu.
B) Kesinlik anlamı önem
kazanan konularda, bilimsel yazılarda sayılar rakamla gösterilir.
Marmaris’te 2000 hektar orman
yandı.
Baktım, termometre 30 dereceyi
gösteriyordu.
C) Çok sıfırlı sayıların ana
sayılardan sonraki basamakları yazı ile gösterilebilir . Örnek : 13 milyar, 20
trilyon
UYARI : Çek ve senetlerde
sayı basamakları bitişik yazılır.
Kısaltmaların Yazımı:
A) Tek heceli sözcükler, ilk
harfleri alınarak kısaltılır. Kısaltmanın sonuna nokta konur :
Sözcük kısaltılmış şekli
Zarf z.
Test t.
B) Çok heceli sözcükler,
genellikle baştan iki ya da üç harf alınarak kısaltılır : örnek :
Sözcük kısaltılmış şekli
Cadde cad.
Doçent doç.
Bölük bl.
C) Özel adlar genellikle her
sözcüğün ilk harfi alınarak kısaltılır. Kısaltmada harfler arasına nokta konmaz
: Örnek :
Özel Ad Kısaltılmış şekli
Posta Telefon Telgraf PTT
Devlet Malzeme Ofisi DMO
D) Özel adların
kısaltmalarına getirilen ekler, kesme işaretiyle ayrılır : Örnek :
Doğru Yanlış
TV’de TV’da
DMO’ya DMO’ne
ODTÜ’ye ODTÜ’ne
Bileşik Sözcüklerin Yazımı:
A) Kurallı (özel) bileşik
eylemler daima bitişik yazılır : Örnek : Gidedur (mak), bakıver (mek), öleyaz
(mak)
B) Yardımcı eylemlerle
kurulan bileşik eylemlerde :
- Birleştirme sırasında ad
soylu sözcükte herhangi bir ses düşmesi veya ses türemesi olmuyorsa ayrı
yazılır : Örnek : Terk et(mek), pişman ol(mak)
- Birleştirme sırasında ad
soylu sözcükte bir ses düşmesi ya da ses türemesi meydana gelirse bitişik
yazılır. Örnek : seyir- seyret(mek), kahır- kahrol(mak), his-hisset(mek)
C) İki ya da daha çok
sözcükten oluşmuş yerleşim merkezi adları bitişik yazılır : Örnek :
Bahçelievler, Sivrihisar, Çanakkale
D) Bir heceli sözcüklerin başına
geldiği bileşik sözcükler bitişik yazılır : Örnek : İlkbahar, Akdeniz, Önsöz,
İlknur
E) Sıfat ya da ad tamlaması
biçiminde oluşmuş ve öylece kalıplaşmış olan bileşik sözcükler bitişik yazılır
: Örnek : Sivrisinek, Atakule, Topkapı, Beşevler
Deyimlerin Yazımı: Deyimler
kaç sözcükten oluşursa oluşsun, deyimi oluşturan her sözcük ayrı yazılır. Örnek
: Son günlerde bu şarkıyı diline doladı.
Bütün gece gözüme uyku
girmedi.
Çok titizdir, her şeyde ince
eleyip sık dokur.
Vurdumduymaz, kabadayı,
çıtkırıldım.
Ünlüyle Biten Eylemlerin
Yazımı: “a” ya da “e” geniş ünlüsüyle biten eylem kök ya da gövdelerine gene bu
geniş ünlülerle başlayan herhangi bir ek getirildiğinde bu geniş ünlülerde
herhangi bir ses daralması olmaz. Örnek :
Yanlış Doğru
Gelmiyen gelmeyen
Bilmiyerek bilmeyerek
Anlamıyan anlamayan
Kesme işaretinin Kullanımı:
A) Özel adlara gelen çekim
ekleri kesme işaretiyle ayrılır : Örnek : Hikmet’ten, Yardım Sevenler
Derneği’ne
B) Kısaltmalara getirilen
ekleri ayırmada kullanılır. Örnek : TRT’ye, TMO’nun, ODTÜ’den
C) Sayılardan sonra gelen
ekleri ayırmada kullanılır : Örnek : 1963′ten, 3′ün katları, 5′inci kat
D) Özel adlara gelen ve
adlara aile anlamı katan “-ler” çoğul eki, kesme işaretiyle ayrılmaz. Özel
adlara gelen “ve benzerleri” anlamı katan “-ler” çoğul eki kesme işaretiyle
ayrılır : Akşam Ayşeler bize gelecek. (aile anlamında)
Bu topraklar daha nice
Atatürk’ler yetiştirir. (ve benzeri anlamında)
E) Özel adlara gelen yapım
ekleri kesme işareti ile ayrılmaz. Örnek : Urfalı, Çince, Türklük
F) Özel adlara gelen yapım
eklerinden sonra eklenen çekim ekleri kesme işaretiyle ayrılmaz.
Adıyamanlılar, Fransızcadan,
Atatürkçülerden
Büyük Harflerin Kullanımı:
A) Her cümlenin ilk harfi
büyük yazılır. Örnek : Ona her konuda yardımcı olduk. Ülkemizde yedi bölge
vardır.
B) Şiirde her dizenin ilk
harfi büyük olur : Örnek :
Bu şehirden gidiyorum
Gözleri kör olmuş
kırlangıçlar gibi
C) Yazı başlıklarının her
sözcüğü büyük olur : Örnek : Sıfatların Genel Özellikleri
Ziraatte Yeni Buluşlar
D) Belli bir tarihi gösteren
ay ve gün adları büyük harfle başlar : Örnek : 17 Mayıs, 1997, Salı
E) Bütün özel adlar büyük
harfle başlar. Başlıca özel adlar şunlardır:
Kişi ad ve soyadları. Örnek :
Kemal Cantürk
Hayvanlara verilen adlar.
Örnek : Tekir, Karabaş
Ulus, din, mezhep, tarikat
adları. Örnek : Araplar, İslamiyet, Alevilik
Ülke adları. Örnek : İspanya,
Fransa
İl,ilçe,kasaba ve köy adları.
Örnek : Manisa, Ayvalık, Gölcük
Bulvar, cadde ve sokak
adları. Örnek : Atatürk Bulvarı, Çiğdem Mahallesi
Kıta, bölge, okyanus, deniz,
göl, ırmak, dağ, ova ve orman adları. Örnek : Avrupa, Van Gölü
Özel bir ada bağlı olarak
kullanılan yön adları. Örnek : Doğu Karadeniz, İç Anadolu
Kurum, kuruluş, dernek, makam
ve işyeri adları. Örnek : Türk Tarih Kurumu, İş Bankası
Yapı, yapıt ve ören adları.
Örnek : Ankara Kalesi, İnce Minare
Kitap, Dergi, Gazete, Yasa
adları. Örnek : Nokta, Yeni Yüzyıl, Medeni Kanun
Bütün dil adları. Örnek :
İngilizce, Farsça, Almanca
Bir özel ada bağlı olarak
kullanılan ünvan ve takma adlar. Örnek :İnce Memet, Uzun Hasan
Tüm gezegen adları. Örnek :
Merkür, Venüs, Mars
Özel adlardan türeyen
sözcükler. Örnek : Türkçülük, Adıyamanlı, Kemalizm
UYARI : Dünya, Güneş ve Ay
sözcükleri, gezegen anlamıyla (coğrafi terim) kullanılırsa büyük harfle, mecaz
anlamda kullanılırsa küçük harfle başlar.
Dünya Güneş’in uydusudur, Ay
da Dünya’nın
Başımda dünya kadar iş var.
Pencereden içeri güneş girdi.
İsimler (Adlar)
AD : Varlıkların ve
kavramların dilde var olan karşılığına, sözcük türü yönünden ad denir.
Anlamlarına Göre Adlar :
Varlıklara Verilişlerine Göre
Adlar :
Özel Adlar : Bir tek varlığı
gösteren, bir tek varlığa verilmiş adlardır.
Örnek : Mustafa Kemal
Atatürk, Asya, Türkiye, Ankara, Kızılay, Merkür, Akdeniz, Türk Tarih Kurumu,
Türkçe vb.
Tür Adları (Cins İsimleri) :
Aynı türden olan varlıkların tümünü birden gösteren adlardır. Vücut parçaları
ve organ adları, akrabalık dalları, tüm hayvan ve bitki adları, tüm araç ve
gereç adları tür adlarını oluşturur.
Örnek : Gövde, teyze, yılan,
elma, kalem, süpürge vb.
Tür Adlarının Özellikleri :
Bir tür adı, genel anlamda kullanıldığında, o türü oluşturan varlıkların
tamamını anlatır. Örnek : Balık suda yaşar. Tüm balıkları gösterir.
Kitap en yakın arkadaştır.
Tüm kitapları gösterir.
Bir tür adı, bazen o türün
yalnızca bir ya da birkaç bireyini göstermede kullanılır. Örnek :
Kuş durmadan çırpınıyordu.
Bir tek kuşu gösterir.
Kitap, savaş yıllarını
anlatıyor. Bir tek kitabı gösterir.
Çoğul Adlar : Aynı türden
olan birden çok varlığı gösteren adlar, “-ler, -lar” çoğul ekiyel çoğullanır.
Örnek : insanlar, evler, halılar, aylar, geceler vb.
Topluluk Adları : Biçimce
tekil oldukları halde anlamca çoğul olan adlardır. Örnek :
Orman, ordu, sürü, bölük,
millet, aile, takım, grup vb.
UYARI : Tür adları (ağaç,
çocuk, insan) o türe ait olanları tek tek düşündürürken; topluluk adları (orman,
bölük, kurul) o türe ait olanların tümünü bir grup olarak düşündürür.
Topluluk adları biçimce tekil
adlardır. Ancak (-lar, -ler) çoğul ekiyle çoğullanabilir. Örnek :
Ordular, ilk hedefiniz
Akdeniz’dir, ileri …!
Toplumlar kendi kültürlerini
kendileri yaratır.
Kimi tür adları mecaz-ı
mürsel yoluyla topluluk adı olabilir. Örnek :
Bütün sınıf, bu duruma
üzüldü. (Sınıfın içindeki öğrenciler)
Meclis konuyu görüşüyor.
(Meclisin içindeki Milletvekilleri)
Varlıkların Oluşlarına Göre
Adlar :
Somut Adlar : Beş duyu
organından en az biriyle algılanabilen varlık ve nesneleri gösteren adlardır.
Örnek : Ses, hava, ışık, koku, su, rüzgar, vb.
Soyut Adlar : Beş duyudan
hiçbiriyle algılanamayan adlardır. Örnek : cesaret, düşünce, sevinç, umut,
özgürlük vb.
İş ve Eylem Gösteren Adlar :
Eylem tabanlarından “-mek, -me, -iş” ekleriyle türeyen adlardır. Örnek :
yürümek, bakmak, soruşturma, bakış, anlayış vb.
UYARI : Eylem adları bazı
durumlarda sıfat olarak kullanılabilir. Örnek : yapma bebek, takma diş
Bazı kullanımlarda eylem
adları, eylem anlamını yitirerek doğrudan ad olarak kullanılır. Örnek :
Değişik bir yemek yapmış,
annesi.
Şimdi, bir dondurma olsa da
yesek.
Ad Tamlamaları : En az iki
adın, aralarında anlam bağlantısı kurarak oluşturduğu, bir nesnenin parçası
olduğunu ya da bir nesnenin başka bir nesneyle tamamlandığını gösteren ad
takımıdır. Ad tamlamalarında kullanılan tamamlayıcı öğeye tamlayan, birinci
nesnenin parçası durumunda olan ikinci öğeye ise tamlanan denir. Örnek :
Denizin sesi bir melodi gibi
geliyordu kulağıma.
Kış ayları burada oldukça
ılıman geçiyor.
Ona hediye olarak yün gömlek
aldım.
Ad Tamlamasıyla İlgili
Bilgiler :
ü Ad tamlamalarında birinci
sözcük, tamlayan; ikinci sözcük tamlanan adını alır. Örnek :
Tamlayan Tamlanan
Çocuklar-ın ses-i
Küf koku-s-u
Ahşap ev
ü Tamlayanın kişi zamiri
(ben, sen, o, biz, siz, onlar) olduğu tamlamalara “zamir tamlaması” da denir ve
tamlama ekleri değişir. Örnek :
Tamlayan Tamlanan
Ben-im kitab-ım
Sen-in düşünce-n
Biz-im evi-miz
Siz-in fikri-niz
ü Ünlüyle biten sözcüklere tamlayan
eki getirildiğinde araya “n”; tamlanan eki getirildiğinde araya “s” kaynaştırma
ünsüzü gelir. Örnek : elmanın yarısı
ü Ad tamlamalarında, asıl
üzerinde durulan ve vurgulanan öğe tamlanandır. Sözgelimi; kapının kolu
tamlamasında üzerinde durulan kavram koldur.
UYARI : “su ve ne”
sözcüklerine “-ın, -in, -un, -ün” tamlayan eki getirildiğinde araya “n” değil
“y” kaynaştırma ünsüzü girer. Örnek : suyun hızı neyin sesi
Ad Tamlaması Türleri
Belirtili Ad Tamlaması : Hem
tamlayan hem de tamlanan eki almış olan ad tamlamalarıdır. Örnek :
Tamlayan Eki Tamlanan Eki
-ın, -in, -un, -ün -ı, -i,
-u, -ü
Saat-in cam-ı
Su-y-un güc-ü
Felsefe-n-in sorunlar-ı
Belirtili Ad Tamlamasının
Özellikleri :
ü Tamlayanla tamlanan arasına
başka sözcük ya da sözcük grupları girebilir.
Örnek : Çocuğun sabaha kadar
süren ağlaması.
ü Tamlayanla tamlananın yeri
değişebilir.
Örnek : Vurur, deryalara
ışığı adaların.
ü Tamlayan ya da tamlanan
birden çok kullanılabilir.
Örnek : Çocukluğumun acıları,
sevinçleri, umutları.
Annemin, babamın ve kardeşimin
özlemi.
ü Tamlayan ya da tamlanana
bağlı bir sıfat kullanılabilir.
Örnek : Yeşil gömleğin
düğmeleri.
Çocuğun sarı saçları.
ü Kişi ve işaret zamirleri
belirtili ad tamlamalarında yalnızca tamlayan sözcük olarak kullanılır. Örnek :
Senin araban
Bunun cezası
ü Ad eylemler (mastarlar) hem
tamlayan hem de tamlanan olur. Örnek :
Okumanın yararları
Çocuğun yürüyüşü
ü Kimi durumlarda tamlayan
ekinin yerini “-den, (-dan)” durum eki tutar. Örnek :
Çocuklardan birkaçı
Aşağıdakilerden hangisi
ü Kimi durumlarda tamlayan ya
da tamlanan sözcük düşer. Bu durumlarda ad tamlaması özelliği ortadan kalkar.
Örnek :
Umutları suya düştü. Onun
umutları
Ev, onlarınmış. Onların
eviymiş.
ü Bir belirtili ad tamlaması
bir başka adı niteleyecek şekilde kullanılırsa, bir sıfat tamlamasının
tamlayanı olur. Örnek : Anasının gözü adam
Sıfat Ad
Gözümün bebeği oğlum
Sıfat Ad
Belirtisiz Ad Tamlaması :
Tamlayan sözcüğün ek almadığı tamlamalardır. Tamlayan, ek almadığı için
belirsizlik ve genelleme anlamı taşır. Örnek :
Tamlayan Eki Tamlanan Eki
¾ -ı, -i, -u, -ü
Fındık kurt-u
Akrep yuva-s-ı
Fizik güc-ü
Belirtisiz Ad Tamlamasının
Özellikleri :
ü Tamlayan, tamlananın
niteliğini gösterir. Örnek: Anne sevgisi, kan kırmızısı
ü Tamlayan, tamlananın ne ile
ilgili olduğunu gösterir.
Örnek : Sel felaketi, uçak
bileti
ü Tamlayan, tamlananın neden
yapıldığını gösterir.
Örnek : Portakal suyu, tütün
kolonyası
ü Tamlayan tamlananın neye
benzediğini gösterir.
Örnek
Şinasi ve Neriman çocukluk arkadaşlarıdır. Tanıdıkları ilk
karşıt cins birbirleridir. İlk başta ikisi de birbirlerini seviyorlardı. Okula
beraber gidip geliyorlardı. Üniversite de bile beraberdiler. Neriman’ın babası
Faiz Bey’dir ve Şinasi’yi de çok sevmektedir. Bazı geceler Faiz Bey’in evinde
saz çalarlar ve sohbet ederlerdi. Herkese bir gün Şinasi ile Neriman’ın
evleneceğini düşünüyordu.
Giderek Neriman Şinasi’den soğumaya başladı. Neriman
oturduğu mevki olan Fatih’I, sevmemektedir. Çünkü Fatih, doğuyu, gelişmemişliği
ve eskiyi temsil ediyordu. Oturduğu mahalle çok eskiydi ve evler de virane
gibiydi. Bir gün Macit denilen yakışıklı, zengin ve kibar birisiyle tanışır.
Macit Harbiye’de oturuyordu. Harbiye, gelişmişliği ve batıyı simgeliyordu.
Macit ile bir kaç sefer Şinasi’den habersiz buluşurlar. Bir gün Macit Neriman’a
balo davetiyesi verir ve baloya davet eder. Nerman baloya gitmeyi çok
istemektedir. Ama gitmesi için babasının iznini almak zorundadır. Tam babasına
söyleyecekken babası ona Şinasi ile evlenmesini teklif eder. Hemen reddetmez ve
2-3 ay mühlet ister. Ve bolaya Şinasi ile gitmesi koşuluyla da izin alır.
Elbise için vitrinleri gezmeye çıktığında dayısının kızlarına uğrar. Çünkü
dayısının kızları bu işlerde oldukça deneyimlilerdir. Eve gittiğinde bir
kadının ağlamaktan harap olduğunu görür ve nedenini sorar. Nedeni kızının
intiharıdır. Kızı Rus gitariste aşık olmuştur. İkisi de başta çok mutlulardır
ve birbirlerini çok sevmektelerdir. Ancak çok sefil bir hayat sürmektedirler.
Buda kıza tak etmiştir. Günün birinde zengin bir adamla tanışan kız genci terk
eder ve adamla yaşamaya başlar. Artık balolara gidebilmekte ve her istediğini
yapabilmektedir. Ancak gerçek mutluluğu bulamamaktadır. Tahsil görmüş bir kız
olduğundan hakiki güzelliği armaktadır. Musiki, mutalaa ve samimiyet…Rus
gencinde bunları bulabiliyordu ancak zengin adamda bunları bulamamaktadır.
Sonunda, gence dönmeye karar verir ve aramaya başlar. Büyük
uğraşlar sonucu bulur ama genç kabul etmez. Kız bunun verdiği üzüntü ile evine
gider ve tabanca ile kendini öldürür.
Hikayeden çok etkilenen Neriman evden izin alarak ayrılır.
Kendi evine gelir ve babasına artık baloya gitmek istemediğini ve Şinasi ile
evlenmeyi kabul ettiğini söyler….
ROMANIN ANAFİKRİ:
Batının tekniğini almalıyız fakat kültürünü asla.
KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN TAHLİLİ:
ŞAHISLARIN TAHLİLİ
NERİMAN: musiki okulunda okuyan, bigili fakat biraz batı
hayranı bir kızdır. Eğlencelere gitmek istemektedir.
ŞİNASİ: doğu kültürünü benimsemiş, bilgili ve battı
kültüründen hoşlanmayan birisidir.
FAİZ BEY : Doğunun kültürü ile yetişmiş. Kendisini ve
kültürünü iyi bilen, musikiyi ve sohbeti seven, bilgil ve ölçülü birisidir.
OLAYLARIN TAHLİLİ
Neriman’ın Şinasi’ye olan tutum değişikliği Macit ile tanışmasından ve
Şinasi’yi biraz doğu hayranı ve batı kültürü karşıtı olarak düşünmeksinden
ileri gelmektedir. Şinasi’nin hiçbir zaman balolara ve eğlencelere
gitmeyeceğini düşünmektedir.
Dayısının evine gittiğinde karşılaştığı manzara ve anlatılan
hikaye Neriman’ çok etkilemiştir. Hikaye anlatılırken kendisini kızın yerine ve
Şinasi’yi de Rus gencin yerine koyarak olayları aklında canlandırmış ve bir
karara varmıştır. Anlatan hikaye Neriman’I doğru yola iletmiştir.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İlk sayfadan itibaren insanı kendisine çeken, geçmişteki
olaylarla günümüze de ders veren okuyan için çok yayarlı bir kitaptır. Günümüz
gençlerinin de içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından güzel bir eserdir.